Süveyş Krizi

KRİZ ÖNCESİ MISIR’DA SİYASİ DURUM

2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle İngiltere ile Mısır arasında yeni bir gerginlik dönemi başladı.İki ülke arasındaki ilişkiler hala Mısır egemenliğine kısıtlamalar getiren 1936 anlaşmasıyla yürütülmekteydi.Mısır hükümetleri,İngiltere’yi anlaşmayı yeniden gözden geçirmesi ve askerlerini çekmesi için ikna etmeye boşuna uğraşmışlardı.1948-1949 Arap-İsrail savaşında alınan mağlubiyetle sorgulanmaya başlanan Kral Faruk yönetiminin tam bağımsızlığı sağlayamaması da ülke içindeki gerilimleri artırmıştı ve Mısır siyasal kriz ortamına sürüklenmekteydi.

1942 yılında,İngiltere’nin 1936 antlaşmasına dayanarak Mısır’ın tüm havaalanları ve limanlarlarını işgal ettiği esnada,görevli olduğu Sudan’dan Cemal Abdünnasır,arkadaşları Kemaleddin Hüseyin ve Abdülhakim Amir’le birlikte ülkeyi İngiliz emperyalizminden kurtarmak için gizli Hür Subaylar(Dubbatü’l-ahrar)teşkilatını kurdu.Nasır önderliğindeki teşkliat,krizlerle boğuşan hükümeti 23 Temmuz 1952’de ihtilal yoluyla devirdi ve Mısır’da rejim değişikliği meydana geldi.

İngiliz işgaline son vermek,reform ve sosyal adalet fikirleriyle hareket eden Hür Subaylar,1951’de henüz ordu içinde gizli bir grupken altı maddelik bir program hazırlamışlardı.Programda İngiliz sömürgeciliğine son verilmesi,onun Mısırlı işbirlikçilerinin bulundukları makamlardan atılmaları,feodalizmin kaldırılması,devletin yabancı sermayenin kontrolünden kurtarılması,güçü bir milli ordu kurulması ve sağlıklı bir demokratik hayatın tesis edilmesi vardı.

İhtilalin ardından Kral Faruk tahttan feragat ettirilerek sürgüne gönderildi.1953 yılında ise monarşi kaldırıldı,cumhuriyet rejimi benimsendi.Devrim Koruma Konseyi,ihtilalin ardından rejimin ilan ettiği üç yıllık geçiş döneminde en üstün icra organı oldu.Muhammed Necib cumhurbaşkanı olurken Nasır içişleri bakanı olmuş,tüm siyasi partilerin yasaklandığı dönemde askerler devletin kontrolünü ele geçirmeye başlamıştı.

1954 yılına gelindiğinde Nasır,mevcut sivil güç merkezlerini dağıtmış,ordudaki muhtemel rakiplerini temizlemiş ve Mısır içinde hakim siyasal güç olarak yerini pekiştirmişti.1952’de çıkartılan Tarım Reformu Yasası,rejime reformcu ve popülist bir imaj katmıştı.Yeni rejim,toprak reformu ile köylülere ve geniş halk kitlelerine hitap ederken toprak sahibi seçkinlerin siyasal ve ekonomik güçlerini azaltıyordu.1956’da yapılan plebisitle birlikte Cemal Abdünnasır artık ön plana çıkıyor ve Mısır cumhurbaşkanı oluyordu.

1956 yılı ortalarında Nasır rejimi,iç otoriteyi sağlamış ve toprak reformu programıyla belirli bir ilgi toplamıştı.Ancak 1952 devrimi durağanlaşmıştı;kendisini gelişen dünyada iktidarı ele geçiren diğer askeri hükümetlerden ayırt ettirecek bir yönü yokmuş gibi görünüyordu.Yeni rejime kendi niteliğini veren ve Nasır’ı Arap dünyasının kesin lideri haline getiren şey,bir dizi dış politika zaferi oldu.Karizmatik bir lider olan ve Mısır topraklarında tam bağımsızlığı hedefleyen Nasır,İngiltere ve Fransa’yı bölgeden atmaya kararlıydı.

KRİZ

1953 yılında Sudan sorunun çözülmesinin ardından,İngiltere ile Mısır arasındaki müzakereler,İngiltere’nin Mısır’da gelecekte oynayacağı rol konusundaydı.Aylarca süren müzakerelerden sonra 1954’te imzalanan anlaşmayla,İngilizlerin yirmi ay içinde Süveyş Kanalı üssündeki askerlerini çekmesi kararlaştırıldı.Herhangi bir yabancı devletin bir Arap Birliği devletine ya da Türkiye’ye saldırısı halinde İngiltere’nin üsse tekrar yerleşme hakkı vardı.İngiliz askeleri,anlaşma gereğince 1956 Nisan ayında Süveyş’ten çekildi.Böylelikle İngiltere,son imparatorluk ileri karakolundan çekilmek zorunda kaldı.Ancak,1936 antlaşmasını sona erdiren bu antlaşmanın ömrü uzun olmadı.Bağdat Paktı ile beraber başlayan gelişmeler Süveyş konusunda yeni bir patlamaya neden oldu.

Mısır’da 1952 yılında iktidarı tümüyle ele geçiren Cemal Abdülnasır’ı Arap dünyasında Arap milliyetçiliğinin kahramanı durumuna yükselten ve böylece İsrail’e karşı yürüttüğü politikada başarı şansını artıran olayların başlangıcı,Bağdat Paktı’nın kurulmasıdır.Türkiye,Irak,İran,Pakistan ile İngiltere arasında 1955 yılında kurulan Bağdat Paktı,Arap devletlerini bölmüş,Sovyetler’in Ortadoğu bölgesine sızmasını kolaylaştırmış,böylece Nasır Ortadoğu’da Batı emperyalizmine karşı çıkacak tek önder durumuna gelmiştir.

Bağdat Paktı’nı Batı emperyalizminin bir uzantısı olarak gören Cemal Abdünnasır,Doğu ve Batı blokları arasında bulunan ve Mısır’ın önderliğinde bir “üçüncü blok” kurmak istiyordu.Britanya güçlerinin Kanal Mıntıkası’nı terk etmesi için yapılan anlaşmanın imzacısı aslında Mısır’ı Batı savunma sistemine girmeye yöneltmemişti.Tam aksine,Mısır’a bir bağlantısızlık siyaseti izleyerek kendi çevresinde diğer tarafsız Arap devletlerinden dış dünya ile bir bütün olarak ilişki kuran bir blok oluşturma özgürlüğü sağladı.

Nasır’ın ortaya çıkması ve güçlenmesi,uykuda olan sömürgecilik sorununu açığa çıkartmıştı.Churchill,Fransa ve ABD’ye Ortadoğu’da ortak eylem çağrısı yapmış,ancak Eisenhower bunu şiddetle reddetmiştir.ABD’nin kendi hayalleri vardı ve bunlardan birisi,kalkınmakta olan ülkelerin bağımsızlık hareketlerinin Amerikan deneyimine paralel olduğunu ve Birleşik Devletler’in sömürgecilik hakkındaki tutumunun eski Avrupa büyük devletlerinden tamamen farklı bulunduğunu gören yeni devletlerin Amerikan dış politikasını destekleyecekleri düşüncesiydi.Bu yüzden ABD,Mısır’ı tamamen Sovyetlerin kucağına atmamak için,Nasır’ın tahrik edilmemesini istiyor,İngiltere ve Fransa’nın eylem çağrısını kesin bir dille reddediyordu.Ancak ABD bu konuda hayal kırıklığına uğrayacaktır.Zira,kalkınmakta olan ülkeler ABD’yi kendilerine müttefik olarak değil,emperyalist kamptan faydalı yardımcılar olarak algılayacaktı.

1955 başlarında İsrail ile Mısır arasında Gazze bölgesinde çatışmalar başlayınca,Mısır,Amerika ve İngiltere’den silah satın almak istedi.Bunun üzerine Sovyetler,Mısır’a silah satmayı teklif ettiler.İngiltere ve Amerika,özellikle Mısır’ın Bağdat Paktı konusundaki tutumu nedeniyle silah satışında isteksiz davranmış,sonrasında ise ABD silahları peşin para karşılığında satmayı önermiştir.Ancak silahların fiyatını ayni olarak ödemeyi planlayan Mısır,ABD’nin önerisini reddederek Sovyetler ile anlaşma yapmıştı.Mısır,bedeli pirinç ve pamukla ödenmek üzere,Çekoslovakya ile silah anlaşması imzaladı.Bu anlaşma üzerine Amerika’nın ünlü sağcı dergilerinden U.S News and World Report,Sovyetlerin Ortadoğu’ya gireye başladığını ifade eden şu sözleri söylüyordu:”Moskova bugün kapının eşiğinden ayağını atmıştır ve onu geri çevirmek kolay olmayacaktır.”14190 - Gamal Abdel Nasser

Mısır’ın Çekoslavakya ile yaptığı bu silah anlaşması,aslında bir Sovyet-Mısır silah anlaşmasıydı.Nasır,bu bir tek anlaşmayla,ABD’nin Sovyetler Birliği’ni sınırlandırmak için uzun süredir yürütmekte olduğu ittifak sistemini baltalamıştı.Mısır cumhurbaşkanı,Sovyetler Birliği’nin Bağdat Paktı’nı atlayarak doğu Akdeniz’de bir üs sahibi olmak gibi yüzyıllık rüyasının gerçekleşmesini sağlamıştı.Zira ABD,Ortadoğu’da Sovyetler Birliği’ni güney sınırlarından çevirmek amacıyla Türkiye,Irak,Suriye,Pakistan ve İran’dan oluşan bir Kuzey Seddi kavramı yaratmıştı.Mısır’ın Sovyetler ile yaptığı bu silah anlaşması ise Sovyetlerin bu seddin üzerinden atlamasını sağlıyordu.

Bölgedeki Sovyet nüfuzuna karşı cezalandırıcı önlemler almayacak kadar bölünmüş olan Büyük Britanya ve Birleşik Devletler,bundan sonra Batı kampına bağlı kalmanın avantajlarını anlatarak,Mısır’ı tatlı dille Moskova’dan koparmaya çalıştılar.Bu amaçla iki yol izlendi:Mısır’la İsrail arasında barışı teşvik etmek ve Nasır’a Asuan Barajı’nı inşa etmesi için yardım etmek.

Ancak panarabist Nasır,hiçbir şekilde İsrail ile barış yapmak istemiyordu.Eğer Nasır İsrail ile gerçek bir anlaşma yapsaydı,Arap dünyasındaki liderlik iddiasını kaybederdi.Bu yüzden Nasır,İsrail’in kabul etmesinin mümkün olmadığı şartları ileri sürerek barışa razı oldu.Nasır’ın şartları ise:İsrail’in tüm Negev’den vazgeçmesi ve 1948’de topraklarını terk etmek zorunda bırakılan yüzbinlerce Filistinli mültecinin dönmelerini izin vermesiydi.İsrail,kendisi içini kabul edilemez olan bu şartları reddetti ve barışı sağlama girişimleri sonuçsuz kaldı.

Barış girişimlerinin sonuçsuz kalması üzerine,Eisenhower ve Anthony Eden,gözlerini Asuan Barajı projesine çevirmişlerdi.1952 ihtilalinden sonra Mısır ekonomi planlamacıları,Asuan’da Nil üzerinde ikinci bir baraj yapma fikrini yeniden ele almışlardı.Projenin hem siyasal hem ekonomik avantajları olduğu düşünülüyordu:Yeni rejimin Mısır halkı arasında prestijini arttıracak görkemli bir başarı olacak ve sulanacak toprakları genişletip ülkenin tamamının elektrik ihtiyacını karşılayarak gerçek bir ekonomik fayda sağlayacaktı.Ancak hesaplanan 1 milyar dolarlık inşaat maliyeti,Mısır’ın mali kapasitesinin çok üstündeydi.Yapılması düşünülen barajla ayrıca,Nil Vadisi’nin sulaması düzenlenecek ve Mısır’ı her yıl olan su baskınlarından kurtaracaktı.

Nasır’ın en amansız düşmanı Anthony Eden,baraj için bir İngiliz-Amerikan ortak yardım projesini ilk ortaya atan kişiydi.Nasır’dan kurtulmaya can atan Eden’in Asuan Barajı’nın önde gelen savunucusu olmasının nedeni,Ortadoğu politikasının yapıcısı olarak tanınmak istemesi ve Sovyetlerin,askeri yardımlarından sonra ekonomik yardımlarla da Mısır’a sızmasını engellemek arsuzu ile açıklanabilir.Durumun farkına varan ve süper güçleri birbirine karşı oynatmayı arzulayan Nasır,Batı yardımı için pazarlıklara başlamıştı.Nasır bir taraftan Çin Halk Cumhuriyeti ile diplomatik ilişkiler kurmuş,diğer taraftan ise yeni Sovyet Dışişleri Bakanı Dmitri Şepilov ile Mısır’da,baraj inşası için görüşmeler yapmıştı.Tüm bu gelişmeler üzerine ise ABD,Büyükelçi Dulles’un önerisiyle Mısır’a yardım etmekten vazgeçti.ABD’nin yardım teklifini geri çekmesi ise Ortadoğu’da büyük bir krize davetiye çıkartmıştı.

Kredi teklifinin geri çekilmesi üzerine Nasır,26 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıkladı ve kanal gelirlerinin Batı’nın sponsorluğunu yüklenmeyi reddettiği kalkınma projelerinde kullanılacağını bildirdi.Batı sömürgeciliğinin en önemli sembollerinden birisi olan Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesine İngiltere ve Fransa sert tepki gösterdi.Bu iki Avrupa’lı devleti,Irak başbakanı Nuri Sait Paşa da destekliyordu.

Gerçekte Nasır’ın bu davranışında İngiltere ve Fransa gibi devletler açısından yanlış ya da haksız bir durum yoktur.Nasır,Kanal Şirketi’nin hisse senetlerinin bedelini karşılayacağını ilan etmiş olduğu gibi,1888 İstanbul Sözleşmesi’ni çiğnemiş bulunan iki devlet,Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında kanalı tüm öteki devletlerin savaş ve ticaret gemilerine kapatan,İngiltere ve Fransa idi.Dolayısıyla Nasır’ın tek taraflı hareketin en son onların karşı çıkması gerekiyordu.

İşin aslı herhalde şuydu:Bu davranışla,Batı Avrupa’nın petrol yolu artık Nasır’ın denetimi altına girmiş ve özellikle Fransa ile İngiltere için çok karlı olan Kanal Şirketi elden gitmişti.Üstelik eğer Asuan Barajı bu gelirle yapılacak ise,kanaldan geçiş ücreti de alınacak demekti.

Millileştirmenin ardından Eden,Fransa ve İsrail ile birlikte üçlü bir komplo kurmuştu.Fransa,Cezayirli isyancılara destek verdiği için ve kanala tarihi bir şekilde bağlı oldukları için(sonuçta bir Fransız tarafından inşa edilmişti ve bir Fransız şirketiydi)Mısır ve Nasır’a düşmandı.İsrail ise Filistinli fedailerin saldırıları ve Tiran Boğazı’nın kapatılması sebebiyle Nasır’ın üzerine gitmeyi dört gözle bekliyordu.

Ancak komplodan önce sorun diplomatik yollarla çözülmeye çalışıldı.ABD dışişleri bakanı Dulles,kanaldan serbest geçiş için uluslararası bir sistem kurmak üzere yirmi dört başlıca denizci ülkenin katılımıyla on beş gün içinde Londra’da başlayacak bir Deniz Konferansı toplanmasını önerdi.Dulles’ın konferans çağrısı,şaşkınlık yaratan ve Büyük Britanya ve Fransa için aşağılayıcı bir sürecin başlangıcı oldu.

Konferansta,müttefiklerin kriz hakkında aynı görüşü paylaşmadıkları anlaşıldı.Anthony Eden ve Guy Mollet,Nasır’ın devrilmesini veya aşağılanmasını bir amaç olarak görüyor;Eisenhower ve Dulles ise krize,Arap dünyası ile uzun vadeli ilişkiler açısından bakıyorlardı.Nasır’a karşı askeri bir harekatın Arap milliyetçiliğini ateşleyeceği ve bu durumun Ortadoğu’daki Batı nüfuzunu bir kuşak boyunca mahvedeceği görüşünde idiler.Bu durum,kanal üzerindeki kontrolü kaybetmekten daha karanlık bir senaryoydu.Ayrıca ABD,İngiltere ve Fransa’ya Nasır konusunda yardım ederek onların sömürge egemenliklerini yeniden kurmalarına yardımcı olmak istemiyordu.Eisenhower’ın olası bir askeri harekatı şiddetle reddetmesine rağmen,Eden ve Mollet,Nasır’ı devirmeyi planlıyordu.

Dulles,Büyük Britanya ve Fransa’nın,Nasır’ın ortadan kaldırmaya çalıştığı 1888 İstanbul Sözleşmesi ile kurulan rejimin imzacıları olan sekiz devlet dahil Süveyş Kanalı’nın başlıca kullanıcıları olan yirmi dört devletin katılması ile toplanacak olan konferans çağrısına katılmıştı.Birleşik Devletler,on sekiz ülkenin çoğunluğu ile yeni bir kanal rejimi önerisi lehine oy kullandı.Bu rejim,Mısır’ın egemenliğini ve Mısırlı personelin katılımını kabul ediyor;fakat kanalın de facto yöneticilerini konferansa katılanlar olarak belirliyordu.Nitekim Nasır,10 Eylül’de Londra Deniz Konferansı’na katılmayacağını beyan etmişti.

Konferanstan üç gün sonra Dulles,bu kez başka bir öneri ile gelmişti.Kanal’ı işletmek için ve geçiş ücretlerini Mısır’ın karasuları dışında,kanalın her iki ucundaki Port Sait ve Süveyş limanları açığında denizin üzerinde kurulacak karakol noktalarında tahsil edileceği bir “Kullananlar Birliği” önerdi.Nasır bunu da kabul etmezse,Kanalı Kullananlar Birliği onsuz yoluna devam edecek,eğer kabul ederse kanal gelirleri üzerindeki kontrol uluslararası bir organa bırakılacaktı.Ancak bu girişim de sonuçsuz kalmıştır.

Demokrasiler arasındaki büyüyen gedik,Kremlin’in ortadakileri artırmasına neden oldu.Washington’u afallatan Kremlin,Asuan Barajı’na Batı’nın yapacağı yardımı kendi kaynaklarından karşılamaya başladı ve Ortadoğu’ya silah sevkiyatını artırdı.Gürültücü Kruşçev,Yugoslav Büyükelçisi’ne şunları söyledi:”Unutmayın ki,savaş başlarsa bütün desteğimiz Mısır’a olacaktır.Oğlum gelip Mısır’da gönüllü olarak savaşmak istediğini söylerse,onu gitmesi için teşvik ederim.”Bu beyanatla birlikte Kruşçev,diplomatik gerginliği artırmış ve Mısır’a saldırmayı planlayan İngiltere ve Fransa’yı açıkça tehdit etmiştir.

Diplomatik sınırın sonuna yaklaşırken,Fransa ve İngiltere,dünya teşkilatının faydasızlığını ve bu nedenle kendi başlarına hareket etmekten başka çare kalmadığını herkese göstermek için formalite icabı olarak Birleşmiş Milletler’e başvurdu.Böylece BM,uluslararası anlaşmazlıkları çözen bir vasıtadan,kuvvete başvurulmadan önce aşılması gereken bir engele,bir anlamda kuvvet kullanmak için bir mazerete dönüşmüş oluyordu.

Diplomatik yollardan sorun çözülmeye çalışılırken İngiltere,Fransa ve İsrail,Mısır’a karşı ortak bir askeri harekat için gizli bir anlaşma yaptılar.Bu üç ülkenin de ortak gayesi Nasır’ı devirmekti.Fransa tarafından düzenlenen  hileye göre,İsrail Mısır’ı işgal edip Süveyş Kanalı’na doğru ilerleyecek,bu esnada İngiltere ve Fransa,deniz ulaşımı özgürlüğü adına Mısır’dan ve İsrail’den kanaldan onar mil uzağa çekilmelerini isteyecekti.Mısır’ın reddetmesi halinde ise İngiltere ve Fransa kanalı işgal edecekti.Ancak planda bir tek problem vardı;o da Eden’in Amerikalıları bu harekattan haberdar etmemesiydi.

Gizli anlaşma gereği,İsrail 29 Ekim 1956 günü Mısır’a karşı saldırıya geçti.Saldırı bir yanda Sina yarımadasında Gazze bölgesinde ve öte yanda da Akaba Körfezi’nin sonunda ve Sina yarımadasının güney ucundaki Şarm-el-Şeyh istikametinde idi.31 Ekim günü İngiliz hava kuvvetleri Kahire yakınlarındaki ve kanal bölgesindeki askeri hedefleri bombalamaya başladı.İsrail kara kuvvetleri kanalın doğu kıyısına ulaştılar ve Fransız paraşütçüleri 5 Kasım’da Port Sait’e indiler.

Birleşik Devletler’in Sovyetler Birliği ile birlikte en yakın müttefiklerine karşı oy kullandığı ilk ve tek olayda Eisenhower,Amerikan halkına,Güvenlik Konseyi’nde beklenen İngiliz ve Fransız vetolarına karşı,sorunu veto hakkının olmadığı Genel Kurul’a götüreceğini söyledi.Bu alışımadık ve eşine bir kez daha rastlanmayacak olayda,ABD ve SSCB,Soğuk Savaş döneminde ilk kez aynı görüşü paylaşıyor ve bu durum işgalciler üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu.

Askeri harekat,ABD başkanı Eisenhower tarafından bir hata olarak görüldü ve eleştirildi.Sovyetler Birliği’nin harekata cevabı çok daha sert oldu.Bulganin harekat sonrası şöyle diyordu :”İngiltere,her çeşit tahrip edici modern silahlara sahip daha güçlü ülkeler tarafından saldırıya uğrarsa kendisini ne durumda bulacaktır?Bu ülkeler,şimdilik deniz veya hava kuvvetlerini Britanya kıyılarına göndermekten ve diğer silahları – örneğin roketler- kullanmaktan kaçınıyor.” İngiltere’yi açıkça tehdit eden Bulganin,Eisenhower’a bir mesaj göndererek Ortadoğu’da barışı birlikte sağlama önerisi yapıyordu.

Bulgan’in bu önerisi Eisenhower tarafından kesin bir şekilde reddedildi.Ancak Sovyetler Birliği’nin bu sert uyarısı,işgali sürdüren ve Mısır topraklarında ilerleyen Fransa ve İngiltere üzerinde büyük baskı yarattı.Sovyetlerin baskısının üzerine ABD tarafından da yalnız bırakılan İngiltere ve Fransa havlu atmak zorunda kaldı ve 6 Kasım’da ateşkese razı oldu,geri çekilme ise Aralık ayında tamamlandı.Böylece,ABD’den habersiz askeri operasyon yapan İngiltere ve Fransa’nın da artık eskisi gibi Ortadoğu’da söz sahibi olamayacağı kanıtlanmış oluyordu.

1956 Aralık ayına gelindiğinde,İngiltere ile Fransa kanaldan askerlerini tümüyle çekerken,İsrail işgalini sürdürüyor ve gerekli güvenceler verilmeden çekilmeyeceğini söylüyordu.İsrail hükümeti,1 Mart 1957’de güvencelerini şöyle sıraladı: 1) Gazze Şeridi:BM barış gücü bölgede yönetimi ele alacak;bölgenin geleceği konusunda anlaşmaya varılıncaya kadar asker bulunduracak ve işgal öncesi duruma geri dönme belirtileri olursa,İsrail haklarını korumak için harekete geçmekte serbest olacak. 2) Akabe Körfezi:Akabe’den serbest geçiş sağlanacak,BM bir abluka girişimini önleyecek ve gelecek bir ablukayı saldırı olarak kabul edecek.İsrail’in bu güvence istekleri,1967 Arap-İsrail savaşının da çıkış noktasını oluşturacaktır.

KRİZİN SONUÇLARI

3000 askerinin ölmesine ve savaşı kaybetmesine rağmen,Süveyş saldırısından Mısır kazançlı çıktı.Her şeyden önce,Süveyş Kanalı üzerinde tam denetim sağladı,İngiliz üslerini devraldı ve buradaki İngiliz ve Fransız mallarını ele geçirdi.Böylece Mısır’da 1881 yılından beri sürmekte olan İngiliz etkisi ortadan kalkmış oldu.

Krizin ardından Nasır,Arap dünyasının en etkili ve güçlü önderi durumuna yükseldi.Mısır’ın askeri yenilgisi Nasır adına siyasal bir zafere dönüştürüldü.Nasır,devrileceği yerde krizden bir Mısır ve Pan-Arap kahramanı olarak çıktı.İki eski imparatorluk devleti karşısında dimdik durmuştu ve ABD ile Sovyetler Birliği,Mısır’ın egemenliğini savunmuşlardı.Sonunda da Süveyş Kanalı Mısır’ın elinde kalmıştı.Nasır bu başarıyı,dönemin iki süper gücünü birbirine karşı kullanarak elde etmişti.

Büyük Britanya ve Fransa,Mısır’ı yenmek için İsrail’e gereksinim duymalarıyla büyük devlet olma iddialarını sarstılar.İsrail,kendisinin sömürgeciliğin bir aracı olarak kullanılmasına izin vermekle,komşularının barış konusunu konuşmayı reddetmelerinin verdiği moral avantajı kaybetmiş oldu.İngiltere’nin Ortadoğu’daki kalaleri olan Ürdün ve Irak’taki durumu zayıfladı.Nitekim,krizden sonraki iki yıl içinde Irak’ın Batı yanlısı hükümeti devrildi  ve yerine Arap dünyasındaki en köktenci rejimlerden birisi geldi ve Saddam Hüseyin de tarih sahnesine çıktı.

Mısır’a karşı Batılı devletlerin uyguladıkları ekonomik boykotu ve kanala saldırıyı sert bir biçimde kınayan Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da prestiji arttı ve Mısır giderek bu devlete yaklaşmaya başladı.

Krizin belki de en önemli sonucu ise,eski sömürgeciler olan İngiltere ve Fransa’dan doğan boşluğu,ABD’nin doldurmasıdır.Kriz sonrasında ABD dünya liderliğine yükselmiştir.ABD,Süveyş krizinden yararlanarak Realpolitik belasından ve güç dengesine aşırı düşkünlükten sorumlu tuttuğu müttefiklerinden kopmak suretiyle derin bir nefes almıştır.

İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’daki tarihi rollerinden uzaklaştırılmasından sonra,ABD,bu bölgedeki güç dengesinin sorumluluğunun kendi omuzlarına yüklendiğini gördü.5 Ocak 1957’de Eisenhower,sonradan Eisenhower Doktrini olarak anılan doktrini onaylaması için kongreye bir mesaj gönderdi:Ortadoğu’ya ekonomik yardım,askeri yardım ve komünist saldırısına karşı koruma şeklinde üç katlı bir program.

Eisenhower kongreden,şu hususlarda kendisine yetki verilmesini istiyordu: 1) Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Ortadoğu ülkelerine ekonomik yardım yapmak. 2) Bunlardan isteyen ülkelere askeri yardım yapmak. 3)Bu ülkelerin istemeleri şartıyla “milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek aık silahlı saldırılar karşısında” Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması.Eisenhower  bu amaçlarla kongreden,üç yıl süre ile her yıl iki yüz milyon dolar harcama yetkisi istemekteydi.Eisenhower’ın talepleri oy çokluğu ile kongre tarafından kabul edildi.

Eisenhower Doktrini iki bakımdan ABD dış politikası için mühim bir gelişmeyi ifade etmekteydi.Birincisi,Amerika’nın Ortadoğu ile bağlantı alanını bir hayli genişletmesidir.İkincisi ise,bu doktrin ile Amerika,İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu’da bıraktıkları boşluğu bizzat doldurmak üzere harekete geçiyor ve aynı zamanda da bölgede Sovyet Rusya karşısına dikiliyordu.Böylece ABD ve SSCB ilk defa olarak Ortadoğu’da karşı karşıya gelmiş oluyordu.

Eisenhower Doktrini,Ortadoğu ülkelerini ikiye ayırması açısından da önemlidir.Doktrinin ardından Pakistan,Irak,Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeler doktrini kabul ettiklerini açıkladı.Mısır,Suriye,Suudi Arabistan ise doktrine şiddetle tepki gösterdi.Ancak kısa bir süre sonra Suudi Arabistan fikir değiştirerek doktrini onaylamıştır.Doktrine tepkili olan Sovyetler Birliği ise doktrini,”Ortadoğu ülkeleri esaret altına alma amacını güden bir tedbir” olarak görüyordu.

publishable

 

Mustafa Coşkun   Marmara Üniversitesi/Tarih Bölümü 

 

KAYNAKÇA

Armaoğlu Fahir,20.Yüzyıl Siyasi Tarihi,Alkım,İstanbul,2012

Cleveland William L,Modern Ortadoğu Tarihi,Agora Kitaplığı,İstanbul,2008

Hourani Albert,Arap Halkları Tarihi,İletişim,İstanbul,1997

Kissinger Henry,Diplomasi,İş Bankası Yayınları,İstanbul,2014

Sander Oral,Siyasi Tarih 1918-1994,İmge,1997,İstanbul

Sever Ayşegül,Soğuk Savaş Kuşatmasında Türkiye,Batı ve Ortadoğu 1945-1958,Boyut Kitapları,1997,İstanbul

Bediz Danyal,”Süveyş Kanalının Önemi”,DTCFD,1951,Ankara

Dursun Davut,”Cemal Abdünnasır”,TDV İslam Ansiklopedisi

Reynolds Paul,”Suez:End of Empire”,BBC

Hakkında Siyasal Hayvan

İlginizi Çekebilir

Soğuk Savaş Sonrası İnsani Güvenlik: Kutsal Silahlar ve Köle Kadınlar

HUMAN SAFETY AFTER THE COLD WAR: THE SACRED WEAPONS AND LABORER WOMEN   Mustafa Altıntaş[1] …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir