Soğuk Savaş Sonrası İnsani Güvenlik: Kutsal Silahlar ve Köle Kadınlar

HUMAN SAFETY AFTER THE COLD WAR: THE SACRED WEAPONS AND LABORER WOMEN

 

Mustafa Altıntaş[1]

ÖZ

Küreselleşmenin getirdiği yenilikler ile insanı tehdit eden yeni güvenlik olguları söz konusu olmuştur. Kadını güvenlik için temel nesne olarak aldığımızda iki ana sorunla karşılaşırız. Kadın bedeninin savaşlarda bir silah unsuru olarak kullanılması. Ve kadının erkekten daha az bir ücretle iki iş yapması sorunudur. Ataerkil yapıdaki düzende kadın hem ev işlerini hemde kendi işini bir arada yapabilmeyi becerebilmelidir. Üstüne üstlük erkekten daha az bir ücretle çalışmaktadır. Bu iki sorun çözülmedikçe kadınının toplum içerisinde hak ettiği konuma gelmesi söz konusu değildir.

Anahtar Kelimeler: Kadın güvenliği, kutkırım, küreselleşme, eşit ücret, ataerkil, kadın emeği

ABSRACT

The innovations throwed into relief by globalization and new security event people that be threaten have come on the agenda. When we posit the woman as the basic object for security, we see two main problems, firstly the use of the female body as a weapon element during wars and secondly the problem is that the woman has to do two jobs for less than the man. The woman in the patriarchal structure should be able to do both housework and her own work together. Women also works with a lesser price than men. Unless these two problems are resolved, it is not the case that a woman deserves a position she deserves in society.

Key Words: Women’s security, kutkırım, globalization, equal pay, patriarchy, women’s labor

Giriş

İnsani güvenlik söylemi soğuk savaşın sona ermesiyle beraber gündeme gelmiştir. İnsani güvenlik, insana tehdit oluşturan temel şeylere yönelik koruma tedbirleri içeren bir söylemdir. Toplumun yarısını oluşturan kadınlarda yeni yeni ortaya çıkan bu tehditlerden daha çok etkilenmekte ve de yıpranmaktadır.

Bu makale de kadınların küreselleşmenin meydana getirdiği süreçte en çok etkilendiği iki hususu ele aldık. İlkin kadınların savaşlarda bedeni üzerinden nasıl kullanıldığını Boşnak-Sırp savaşını ele alarak inceledik. Savaşta kadın bedeninin ön plana çıkmasını farklı kuramlar etrafında tartıştık. Bu tartışmayı BM ile beraber inceledik çünkü insani güvenlik söylemini gündeme getiren BM yine aynı şekilde kadınlarla ilgili evvelen kalkınma planları çerçevesinde ancak daha sonra toplumsal cinsiyet bağlamında kadınların maruz kaldıkları bu sorunlara yönelik çalışmalar. BM kadın biriminin açılması da kadın haklarıyla ilgili çalışmalara hız kazandırmış ancak bu yeteri düzeyde gelişme göstermemiştir.

Daha sonra feministlerin kişisel olan politik söylemi çerçevesinde kadının sanayi devrimiyle beraber piyasaya müdahil olması beraberinde kadınların özellikle maruz kaldıkları sorunlar meydana getirmiştir. Hem hanedeki işleri yapan kadın artık dışarıda çalışarak çift vardiya olarak çalışmaktadır. Üstelik kadın erkekle yapılan aynı iş karşılığında emeğini erkekle eşit olarak alamamaktadır.

Kadının doğum gibi durumları bazı devletler tarafından göz ardı edilmekte ve bazı devletler nezdinde pek içi açıcı olmayan gelişigüzel eylem ve planlarla düzeltilmeye çalışılmaktadır.

Tüm dünya genelinde kadınların hem çift vardiya olarak çalıştıkları hem de erkeklerden daha az bir ücretle modern köle olarak istihdam edildiği bu makalede tartışılacaktır.

BM ve İnsani Güvenlik

BM dünyada barışın ve güvenliğin tesis edilmesi amacı ile kurulmuştur. Kuruluşundan sonra ve SSCB’nin dağılmasına kadar geçen süreye soğuk savaş dönemi adı verilmiştir. Daha bu dönemlerde yeni bir bilim olarak ortaya çıkmış olan uluslararası ilişkiler disiplini güvenlik meselelerini yeni yeni ele almaya başlamıştır. Güvenlik önceleri askeri konuları ilgilendiren ve bu alanda da daha çok harp akademilerinin çalıştığı bir alandı. Değişen ve gelişen teknoloji ile artık güvenlik alanı askeri alanların sınırını taşmış ve uluslararası ilişkilerin önemli çalışma alanlarından biri olmuştur. Soğuk savaş döneminde güvenlik ulusal düzeyde ve askeri meseleleri ilgilendiren bir durumdu. Dönemin uluslararası ilişkiler kuramları da güvenliği ulusal düzeyde ve yine askeri boyutta ele almıştır. Güvenliğin dar kapsamlı analiz edilmesinin bir takım sebepleri vardır. Öncelikle dönemin iki kutuplu dünyası diğer güvenlik meselelerinin incelenmesini engellemiştir. Çünkü iki kutuplu sistem karşılıklı güç mücadelesine odaklı ve sürekli silahlanma ile üstünlük kurma mücadelesi içerisinde geçen uluslararası sistemin yapısını çıkmazlara sokan yani savaşı tek çare olarak dayatan bir güç kazanma ya da gücü bırakmama savaşıdır. Ayrıca küreselleşmenin de etkisiyle beraber artık ekonomi gibi meselelerde en az askeri güç kadar etki edebilmektedir. Bu durumlar da farklı meselelerin güvenlik olgusuna dahil edilmesine sebep olmuştur. Daha sonra SSCB’nin dağılmasıyla beraber çokça zikredilen yeni bir dünya düzenine giriş yapılmıştır ve bu yeni dünya da iki kutuplu sistem yerini tek kutuplu bir siteme bırakmış ve karşılıklı güç mücadeleleri yerini devletlerden toplumlara dolayısıyla terör örgütlerine bırakmıştır. İki kutuplu sistemde silahlanmanın bu denli şiddetli olmasının nedenlerinden biri de insan gibi devletlerin de gücünü paylaşmak istememeleridir.

Soğuk savaşın sona ermesiyle beraber ortaya çıkan birçok sorun, terör eylemleri, soykırım, küresel ısınma ve çevre sorunları gibi alanlar doğrudan insanı etkileyebilmektedir. İşte bu nedenlerden ötürü 1994 tarihli BM İnsani Kalkınma Raporunda insanı ilgilendiren ekonomik güvenlik, gıda güvenliği, sağlık güvenliği, çevresel güvenlik, kişisel güvenlik, topluluk güveliği ve siyasi güvenlik gibi alanlar gündeme alınmış ve yine bu alanlarla ilgili çalışmalar başlatılmış ve hedefler koyulmuştur (Erdem, 2016: 261,262). Yine bu rapora göre yirmi birinci yüzyıl da insana asıl tehdit olacak şeyin ekonomik eşitsizlikler, uluslararası göç ve uluslararası terör gibi devlet dışı aktörler tarafından gerçekleştirilecek olan faaliyetler olduğu ifade edilmiştir (Erdem, 2016: 262). Doksanlı yıllarda gerçekleşen ve on bir eylül saldırılarıyla dünyanın devamlı gündeminde olan bu terör eylemleri raporda ifade edilen durumu destekler niteliktedir.

Avusturya, Norveç ve Kanada’nın 1997-2002 yılları arasında BM güvenlik konseyi geçici üyeleri olarak seçilmesi de insani güvenliğin ön plana çıkmasında etkili olmuş çünkü bu devletlerle beraber dokuz devletin daha katılmasıyla beraber BM bünyesinde İnsani Güvenlik Ağı adında bir birim kuruldu, yine aynı yıl BM insani güvenlik fonu oluşturulmuş ve yine 2004 yılında BM insani güvenlik birimi oluşturulmuş ve bu yıllardan sonra BM Genel Sekreterliğine İnsani Güvenlik Raporları sunulmuştur (Erdem, 2016: 264). Tüm bu gelişmeler BM’nin insani güvenlik söylemlerine kayıtsız kalmadığını göstermektedir, ancak bu durum mevcut düzene yansıtılabilmiş mi işte bu durum tartışmalıdır. BM bünyesinde oluşturulan bir diğer birim ise kadın birimidir. Esasen bu birimin insani güvenlik biriminden ayrı ele alınması herhalde kadınların yaşadığı problemlerin diğerlerinden daha fazla olmasıyla açıklanabilir. Kutsal silahlar bölümünde BM kadın birimi ayrıntılarıyla ele alınacaktır burada kısa kesiyoruz.

Küreselleşme ve İnsani Güvenlik

Soğuk savaşın sonlarına doğru küreselleşmenin ekonominin dışında yeni boyutlar kazanması sosyal, kültürel gibi alanlarında güvenlik olgusunun içeriğine dahil edilmesini gerekli kılmıştır. Küreselleşme genel ifadeyle küresel etkileşimin hız kazanmasıdır. Bugün popüler olarak dillendirilen “küresel köy” kavramı bu etkileşimin şiddetini ifade etmek için sık sık kullanılır. Küreselleşme bizi birçok alanda etkilediği için genel bir tanım yapmakta zorlanırız. Ancak küreselleşmenin de uluslararası sistemi, ulusları ve bireyleri etkileyen farklı işlevleri vardır. Bu işlevler bize küreselleşmenin ne olduğu hakkında ipucu verebilir; ilki nicel olarak ifade edebileceğimiz sermaye akımları ve küresel dolaşım, diğeri de nitel olarak söyleyebileceğimiz siyasal ve sosyal etkileşimlerdir (Olgun, 2006: 143). Nicel olarak söylenen şeyler aslında nitel olarak ifade edilen durumların ortaya çıkmasının temel nedenleridir. Evet bugün teknolojik gelişmelerle beraber ülkeler arası etkileşim artmış bir ülkedeki ekonomik kriz veya terör eylemleri diğer ülkeleri anında etkileyebilmektedir. Küreselleşmeyi gerçekleştiren daha doğrusu küresel etkileşime ivme kazandıran tarihi dönemlerde belli başlı olaylar vardır, bunlara göz attığımızda günümüzde yeni yeni ortaya çıkan bu güvenlik boyutlarının nedenini anlayabiliriz. Küreselleşmeyi üç evrede analiz edersek eğer; birinci evre, denizcilik faaliyetlerinin gelişmesi ve merkantalizm sonucu meydana gelmiş bunun sonucunda da sömürgecilik ortaya çıkmıştır, ikinci evre de sanayileşme ile oluşmuş bunun sonucunda da emperyalist güçler gün yüzüne çıkmış, üçüncü evre ise 1970’lerdeki çok uluslu şirketlerin doğuşu, 1980’lerdeki iletişim teknolojisinin geliştirilmesi ve SSCB’nin yıkılmasıyla teşekkül etmiş ve bugün küreselleşme sosyal, siyasal, kültürel bütün yaşam boyutlarımızı etkilemiştir ( Oran, 2000’den Aktaran: Olgun, 2006: 144). Küreselleşmenin bu üç evresinde de aslında dikkat edilmesi gereken şey etkileşimdir. Her bir evrede etkileşim artmış bu tabi olarak bazı sorunları doğurmuştur. İlk iki evrede ve sonrasında gerçekleştirilen savaşlar cephelerde gerçekleştirilmiş ancak üçüncü evre ve sonrasında cephe anlayışı yok olmuş savaş her an her yerde ortaya çıkabilecek bir potansiyele sahip olmuştur. Ayrıca gelişen silah sanayisi ile birlikte havadan yapılan saldırılar sivil halkı doğrudan etkileyebilmektedir. Özellikle son evrede gelişme gösteren küreselleşmenin ekonomik, siyasi, güvenlik, bilişimsel, çevresel, kültürel, boyutları bireyden uluslararası sisteme kadar her şeyi derinden etkilemeyi başarabilmiştir, bilhassa burada güvenlik boyutu küreselleşme ile çok farklı içerik kazanmıştır (Bayar, t.y.: 27;30). Soğuk savaş sonrası dönemde güvenlik sorunlarına yaklaşımlar artık küresel boyutta irdelenmiştir, bunun temel nedeni, ülkelerin yüksek askeri teknolojisi ve küresel çapta etki gösteren terör eylemleridir (Bayar, ty: 28,29). Ayrıca gelişen teknoloji terör faaliyetlerine hız kazandırmıştır. Eylemin nasıl ve ne zaman düzenleneceği gelişen teknolojik araç gereçlerle belirlenebilmekte ve eylemi gerçekleştiren kişiler, emir veren ve emir alanlar, birbirlerini tanımamaktadırlar. Sadece gelen bir mesajla eylem gerçekleştirilmektedir. Bu durum eylemin engellenmesini ve teröristlerin yakalanmasını güçleştirmektedir. Bu eylemler cephede gerçekleştirilen eylemler olmamakla beraber kadın çocuk ayırt etmeksizin tüm insanlığa yönelik olarak gerçekleştirilmektedir. Bunun en bariz örneği canlı bomba eylemleridir. Örneğin Türkiye’de sadece 2016 yılı içerisinde 17 canlı bomba eylemi gerçekleştirilmiş ve 298 insan hayatını kaybederken bine yakın insan ise yaralanmıştır (Çetin, 2016). Bu eylemler az kaynakla çok zayiat verildiği için tercih edilmektedir. Böylesi terör eylemlerinin artış göstermesi devletlerin farklı güvenlik tedbirleri almasını zorunlu kılmıştır. Ancak bu durum devletlerde handikap oluşturmuş örneğin ABD de suçlu olan olmayan fark etmeksizin şüphe emaresi taşıyan herkes telefon dinlemesine dahil edilmiş, sadece telefon dinlemesiyle kalmayıp 11 Eylül saldırıları sonrasında ABD de yapılan güvenlik tedbirleri neticesinde içtimai hayatın birçok sathına müdahale edilmiştir (Aksu, Turhan, 2012: 71).

Soğuk savaş sonrası askeri kaynaklı tehditlerin yerini, askeri olmayan tehditler almıştır. Savaşın kaynağı değişse de işlevi değişmemiştir. Bundan sonra dünya da devletlere yönelik tehditler, ekonomik çöküş, politik baskı, kıtlık, aşırı nüfus artışı, etnik ayrılıklar, savaş, iç çatışmalar, bölgesel ve ulusal anlaşmazlıklar, doğa ve çevrenin tahribatı, terörizm, örgütlü suç, devletlerin kendi halklarına yönelik şiddet eylemleri, salgın hastalıklar, insan ve tehlikeli madde kaçakçılığı, silah-uyuşturucu ticareti, kara para aklama (Aksu, Turhan, 2012: 70) gibi çok kapsamlı olarak ortaya çıkmakta ve daha önceki askeri tehditten daha fazla tahribat oluşturmaktadır. Küreselleşmenin bu denli hız kazanmasıyla artık tüm bu tehdit türleri insanı doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyebilmekte ve böyle karmaşık bir düzlemde zorunlu olarak insani güvenlik vurgusu birçok kurum ve kuruluş tarafından gündeme getirilmiş ve bu amaç doğrultusunda politikalar türetilmeye çalışılmıştır. Böyle bir ortamda yani tehdidin değişkenlerinin çok karmaşık olduğu bir düzlemde birinin güvenlik kaygısı diğerlerini olumsuz etkilemektedir. Örneğin Libya da batının muhalifleri desteklemek amaçlı gerçekleştirdiği faaliyetler sonucunda yüzlerce insan hayatını kaybetmiştir (Aksu, Turhan, 2012: 70).

Yukarıda ifade edildiği gibi küreselleşme ile beraber güvenlik olgusu asimetrik tehditler altında kalmıştır. Ancak burada küreselleşme ile gelişen terör eylemlerinin teknolojik gelişmelerle beraber nasıl bir gelişme gösterdiğini tartıştık. Küreselleşmenin bir diğer yönü ise eşitsiz gelişme, fakirlik ya da yoksulların marjinalize edilmesi ile küresel çapta krizler yaratabilmesidir (Aksu, Turhan, 2012: 71). Esasen insanoğlunu birbirine düşüren temel neden gelir eşitsizliğidir. Bundan ötürü dünya genelinde artan yoksulluk üzerinde bilhassa durmak elzemdir. 1980’ler sonrasında gerçekleştirilen liberal ekonomik politikaların yoksulluğu azaltmadığına yönelik genel bir kanı bulunmaktadır (Brinkerhoff, Goldsmisth, 2003’ten Aktaran: Uzun, 2003: 155). 1985 yılında Dünya Bankası yoksulluk sınırını 370 $ olarak belirlemiş ve bu oran esas alınarak 1987 yılında yapılan bir araştırmaya göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde otuzu bu paranın altında çalışmakta veya geçimini sağlamaktadır (Todaro, 2000’den Aktaran: Uzun, 2003: 156). Yoksullukla mücadele için Dünya Kalkınma Raporu; emeğin yoğun olarak kullanıldığı sanayi ile ekonomik büyümeyi, insani yatırımları arttırmak ile yoksulluğu azaltmayı içeren birtakım politikalar izlemeyi önermiştir (Ingham, 1995’den Aktaran: Uzun, 2003: 160). Ancak bu politikalar gelir eşitsizliğinin önüne geçememiştir. Oxfam’ın raporuna göre dünya nüfusunun en zenginlerinin yüzde birlik kesiminin serveti geri kalan dünya nüfusunun servetine denk. (“ Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin serveti yüzde 99’un toplamına eşit”, 2016).

Görüldüğü gibi küreselleşmenin ekonomik ve teknolojik alandaki etkileri insan güvenliğini olumsuz olarak etkilemiştir. Soğuk savaş öncesi sadece askeri alanda incelenen güvenlik artık yeni tehdit olgularının çıkmasıyla daha doğrusu küreselleşme ile hayat bulması ile yeni işlevler kazanmıştır. Köle kadınlar bölümünde küresel ekonominin kadınlar üzerindeki etkisinden bahsedeceğimiz için geri kalan kısmı daha sonra ayrıntılı olarak inceleyeceğiz.

Kutsal Silahlar

Her savaşın belli gerekçeleri vardır. Bu kimi zaman mevcut statükodan memnun olmamakla kimi zamanda güçlü olmak amacı ile ilişkilendirilebilir. Ancak savaş nasıl ortaya çıkarsa çıksın bu savaşta doğrudan ya da dolaylı olarak savaşa müdahil olmayıp zarar gören bir güruh vardır. Bunlar genellikle kadınlar, çocuklar yaşlılar diye anılır. Peki neden bu insanlar savaşın mağdurları olurlar? Elbette ki artık dünyanın her bir tarafı bir cephe yerine dönüşmüş artık savaşa müdahil olanda olmayan da bu yıkımdan etkilenmektedir. Peki sistematik olarak savaşa hiç katılmayan ya da savaşın gerisinde duran Boşnak kadınlarına yönelik gerçekleştirilen kutkırım yeni bir savaşın habercisi midir? Yoksa ataerkil düzenin bir yansıması mıdır? Evet, kutkırım toplumların kutsal saydığı değerlere saldırıda bulunmak olarak tanımlanabilir. Öyle ki birçok toplumda kadının namusu kutsallaştırılmış ve ona özel bir mana yüklenmiştir. Örneğin bir Kürt kadını iki aşiret arasında kavga olurken ortaya tülbentini attığında artık o savaş biter çünkü artık söylenecek söz kalmamıştır. Evet o tülbent kadının namusunu simgeler o çiğnenemez.

Burada özetle Boşnak ve Sırp savaşından bahsetmek gerekirse, 1960’lardan sonra Bosna-Hersek’in kuzey ve güney kesimlerine bilinçli bir şekilde Sırp köylüleri gönderilmeye başlanmış ve bölgenin etnik yapısı değiştirilmek istenmiştir (Yenigün; Hacıoğlu, t.y: 6). Bu süreç Sırp-Boşnak savaşının şekillenmesinde rol oynamıştır. 1992 yılına gelindiğinde Bosna’daki Sırp azınlıklar Sırbistan tarafından silahlandırılarak Bosna köylerine saldırmıştır (Yenigün; Hacıoğlu, t.y: 6). Savaşın başlamasından aylar sonra BM tarafından savaşın durdurulmasına yönelik kararlar alınmıştır. Ancak bu alınan kararlar masum insanların ölmesini engelleyememiştir. Yugoslavya’dan ayrılan Bosna-Hersek Sırplar tarafından acımasız şiddet eylemlerine maruz kalmıştır.

Sırp yönetimi lideri Miloseviç saldırı planını ve gerekçelerini şöyle sıralıyordu: Yugoslavya’nın dağılmasını önlemek ve Yugoslavya’yı meydana getiren cumhuriyetlerin yönetimini ele geçirmek, bağımsızlık ilanları ile cumhuriyetlerin ayrılması önlenemez ise Yugoslavya hükümeti olarak bağımsızlıkların tanınmaması için uluslararası lobi faaliyetlerine başlamak ve ordunun devreye sokulması ile denetimi elde tutmak, bağımsızlık ilan edecek cumhuriyetlerde bulunan Sırpları silahlandırarak, bu ülkelerin en önemli şehir ve kasabalarını ele geçirmek suretiyle egemenlik ve bağımsızlıklarını engellemek, tüm girişimlere rağmen bağımsızlık ilanları engellenemiyor ise bu cumhuriyetlerde başlatılacak iç savaşlarla elde edilecek topraklar üzerinde ayrı birer Sırp Cumhuriyeti ilan ettirmek, ilan edilen cumhuriyetlerin bağımsızlıkları kabul görmediği takdirde bu cumhuriyetlerin Sırbistan’a ilhakını sağlamak (Türkan, 2014:223-224). Miloseviç’in bu söylemleri savaşın kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Bu doğrultuda savaş gerçekleşmiş ve bunun akabinde de Sırplar tarafından bir insani kıyım gerçekleştirilmiştir. Yine bunu Miloseviç’in Tanrı bazı milletleri üstün ve seçkin yaratmıştır. Bazılarını değersiz ve üstün olana itaat eden bir konumda yaratmıştır. Hristiyan Avrupa’nın en dindar ırkı olan Sırpların, Müslümanlardan daha üstün oldukları bir gerçektir. Müslümanlar yok olmaktan kurtulmak istiyorlarsa, üstün olana itaat etmeye mecburlar, söyleminde de savaşın ne amaçla yapıldığını net bir şekilde görmekteyiz (Türkan, 2014:225). Radovan Karadzic ise, biz tek din ve tek kültürlü bir Avrupa için savaşıyoruz. Amacımız Balkanlardaki İslam kalıntılarını yok etmek ve Anadolu’ya kadar sürmektir. Bu büyük mücadelemizde Avrupa ve Batı dünyası bizi tam olarak desteklemeli; diyerek savaşın muhtemel senaryolarını ve gerekçelerini dile getiriyordu (Türkan, 2014:225). Sırplar tarafından gerçekleştirilen saldırılar sonucunda 250 bin insan hayatını kaybetmiş ve 50 bine yakın kadın tecavüze uğramıştır (Türkan, 2014: 225-226). Daha sonra Dayton anlaşması ile barış sağlanmış ancak burada ne BM ne de NATO’nun müdahalesi zamanında gerçekleşmiş ve binlerce insan ölmüştür. Özellikle burada kadına yönelik sistematik tecavüzlerin ne maksatla yapıldığını anlamaya çalışacağız.

Tecavüz eylemi sadece eril olanın kadın bedeninden haz almak amacıyla gerçekleştirdiği bir eylem değildir, aynı zamanda o kadında tahakküm kurmaya ve iktidarını kadın bedeni üzerinden pekiştirmeye çalışma eylemidir. Savaşlarda yine kadın bedeni erkek tarafından işgal edilir ancak verilmek istenen mesaj çok farklıdır. Bosna da gerçekleşen bu tecavüz eylemlerinde de verilmek istenen mesaj siz bizim iktidarımız altındasınız yani bizimsiniz demekten başka bir şey değildir (Özbaş, t.y: 172). Bu kadın kimliği üzerinden toplumun tümüne yönelik yapılan bir eylemdir. Burada da kadının o kutsal gücü görülmektedir işte yukarıda bahsettiğimiz kutkırım kavramı ile işaret etmek istediğimiz nokta bu kutsallığa yönelik yapılan sistematik saldırılardır. Kadın bir toplumun kimliğini ya da imgesini temsil etmektedir. Buna belki bayrak benzetmesi yapabiliriz. Bir bayrak belki bir çabut parçasıdır ancak o çok şeyi temsil eder siz ona yönelik yapılan saldırıyla o çabut parçasına yüklenen değerlere karşı saldırı gerçekleştirirsiniz. Kadına da tarihsel süreç içerisinde bu kutsallık verilmiştir. Zaten kadın doğumla bir toplumun devamını sağlayabilecek bir güce sahiptir yani bu kutsallık onun bedeninde vardır. Yine birçok toplumda kadın tanrıçalar vardır ancak ne gariptir ki bu kadın tanrıçaların olduğu yerde diğer normal kadınların hakları yok sayılmıştır.

Kültür ve ideolojiler kadın bedenini araçsallaştırmıştır ( Özbaş, t.y: 172). İlk çağlardan günümüze kadar geçen dönemde kadın erkeğin yanında onunki sıfatıyla konumlandırılmıştır. “Onunki” kelimesi burada önemlidir kadın burada bir şeyin bir parçasıdır belki Boşnak kadınları Boşnak’ların “ki” olduğundan ve kadın olduğundan sistematik olarak tecavüze uğramıştır. Burada Boşnak kadınlarına yüklenen hatta diğer birçok kadına yüklenen aslında fıtratında var olan o kutsallıktan ötürü Boşnak kadınları Sırplar tarafından kutkırıma maruz kalmışlardır. Ataerkil yapı içerisinde kadın erkeğin şeyi’dir. Bu şeye zarar vermek erkeğe zarar vermektir (Brownmiller, 1984’den Aktaran: Özbaş, t.y: 172). Ania Loomba, ‘Kolonyalizm, Postkolonyalizm’ kitabında, cinsel ve kolonyal ilişkilerin birbirine benzeşik hale geldiğini tartışır. Sanat eserlerinde, özellikle resimlerde, kıtalar kadın şeklinde temsil edilir, sahip olunabilir, yağmalanabilir, keşfedilir, fethedilir. Tecavüzde ve savaş tecavüzleri özelindeki sahip olma, hükmetme, erk kurma burada da belirgin hale gelir, kıta ve kadın bir tutulur. Kolonyal dönemin başlangıcından sonuna kadar kadın bedenleri fethedilen ülkeyi simgeleştirir. Kadınlar bir anlamda ‘ikame edilebilir arazilerdir. Bu kolonyal dönemde, Avrupalı erkekler, barbar doğu erkeklerinden onların zavallı çaresiz ve sadık kadınlarını kurtarır. Ama aynı zamanda Avrupalı olmayan kadınlar sapkın, doymak bilmez cinselliğe sahip ve gaddar kadınlardır. Yani uzak kıtalar bir porno kinayesini içerir ve bir anlamda Avrupa, kendi yasak cinsel arzularını ve korkularını bu kıtalara yansıtır. Bu dönemde sözü geçen benzerlik, bilimsel söylem içinde de kurulur. Kadınlar, siyahlar, aşağı sınıflar, hayvanlar, delilik ve homoseksüellik eşdeğer görülür (Özbaş, t.y:173). Burada kadına ve bazen de onun bedenine yönelik gerçekleştirilen tüm davranış biçimleri aslında kadına yüklenen değerden ötürü gerçekleşmektedir. Kadın insan dışında birçok şeye benzetilmiştir. Freud’da kadının cinsel ilişkisini karanlık kıtaya benzetir (Özbaş, t.y:173). O halde bu karanlık kıta yağmalanmalıdır ya da keşfedilmelidir. Burada Freud’un açıklamasına göre kadının bedeni kolonyal düzendeki toprak parçasını simgeler. Yine kadının bedenine yönelik gerçekleştirilen tecavüz eylemi sadece haz almak için değil erkeğin kadın üzerinde tahakküm kurmasıdır. Her şey zıttıyla bilinir kaidesiyle erkek kadınla erkekleşir. Erkeği erkek yapan kadındır kadını kadın yapan da erkektir. Vücud bulan tecavüz eylemleri de sadece cinsel şehvetle gerçekleşmez bunun ötesinde erkeğin iktidarını pekiştirme kadını onun vücuduyla cezalandırma arasındaki ilişkiyle daha çok gerçekleşir.

Savaşlarda da sistematik tecavüz eylemleri gerçekleştirilmiştir. Bu tecavüz eylemlerinde karşı tarafa verilmek istenen şiddet, tahakküm mesajı kadının kut’unun silah olarak kullanılmasıyla fazlasıyla verilebilir. Yani bu o kadar değerli bir şeydir ki toplumun vicdanını derinden sarsan bir olaydır. İşte bundan ötürü bu eyleme kutkırım kavramsallaştırmasını uygun bulduk. Kadına yönelik tecavüz girişimleri tarihte birçok savaşta kullanılmıştır. Örneğin Birinci Haçlı Seferinde şövalyeler, 1. Dünya savaşında Belçika’ya giren Almanlar, II. Dünya Savaşında Berlin’e yürüyen Rus ordusu, Bangladeş’te Pakistan ordusu, Vietnam’da Amerikan Ordusu tecavüz eylemleri gerçekleştirmişlerdir (Özbaş, t.y:174). Toplumu aşağılamanın, küçük düşürmenin bir imgesi olmuştur kadın. Belki bunun bir nedeni de kadının toplumun mevcut olan değerlerinin topyekün olduğu bir unsur olarak görülmesidir. Ona yapılacak bir eylem tüm topluma yapılmış bir eylemdir. Ya da toplumsal cinsiyetin kadına yönelik yüklediği bu ağır misyon kadını değerlilerin değersiz külleri içinde bir konuma getirmiştir. Şöyle ki kadın bu savaşlarda bir silah unsuru olarak kullanılıyorsa ki kullanılıyor demek ona yüklenen bir değerler misyonu var ayrıca da ataerkil toplumda kadının değer görmeyen bir konumu da vardır. Milillo da ( 2006’dan Aktaran: Özbaş, t.y:174-175) kadına yönelik tecavüz girişiminin nedenlerini şöyle açıklar; toplumda cinsiyet ve cinselliğe dair normlar, sosyal kimlik ve sosyal egemenlik ve güç gibi etkenlere bağlı olarak erkeğin kadın bedeni üzerinden tahakküm kurma eylemi gerçekleşir, cinselliğe dair normlara göre bir erkek bir kadına sahip olursa artık o kadın erkeğin koruyucu şemsiyesi altında hayat sürmektedir ve diğer erkekler ona ilişemez çünkü o kadının koruyucu sahibi vardır ve bu nedenle ataerkil düzende kadın bekareti ön plana çıkmaktadır. Ancak burada kadının bedenine yönelik gerçekleştirilen eylem sadece kadını değil erkeği de aşağılama amacı güder. Savaşlarda kadına yönelik tecavüzün bir diğer yüzü de aslında budur. Kadının bedeni sadece kadın bedeni değildir, o bünyesinde birçok değeri barındırır. Diğer bir yandan tecavüze uğrayan kadın, kadının kendi toplumu tarafından dışlanır. Çünkü o kutsalı koruyamamıştır, kadının o kutsalı koruması gerekirdi. Örneğin Mustafa Kemal, Sabiha Gökçen’i Dersime yollarken kendisine beylik tabancasını vermiş ve gerektiğinde ne yapması gerektiğini söylemiştir. Bu durumu yukarıda ifade ettik kadının namusu ataerkil yapıda kutsanmıştır. Kadın burada bir çıkmazın içine itilmiştir, ya kendisini öldürecek ya da düşmana teslim olacaktır böyle bir durumda da toplum tarafından dışlanacaktır. Tecavüzün bir diğer nedeni de baskın olan grubun zayıf olanı aşağıda görmesidir ve bu aşağılama sterotipler ile gerçekleşir. Yine bu durumda baskın olan grubun zayıf olan üzerinde tahakküm kurabilmek için aşağı grup arasındaki farklılıklar için ortak kararlar alırlar (Milillo, 2006’dan Aktaran Özbaş, t.y: 175). Böylece saldırının meşrutiyetini sağlarlar. Son olarak tecavüzün bir diğer yönü sosyal kimliktir. Sosyal kimlik kuramına göre, bireyler, pozitif sosyal yapı kimliğini amaçlarlar (Özbaş, t.y: 175). Savaşlarda erkekler karşı grubun gücünü azaltmak amacıyla kişisel kadın kimliği ayırt etmeksizin o gruba ait bütün kadınlara yönelik şiddet eylemlerini gerçekleştirirler. Çünkü amaç zaten karşı grubu ya da aşağı grubu aşağılamak ve onları alt etmektir. Ayrıca güçlü olan grubun üyeleri üniforma ile ve yüzlerini kapatarak anonimleşirler ve kolay kolay fark edilmezler, böylece tecavüz eylemini gerçekleştiren kişiler arasında saldırganlık daha da artar (Milillo, 2006’dan Aktaran: Özbaş, t.y.176).

Aşağı ya da saldırıya uğrayan grubun içerisinde yer alan kadınlar eğer otoriteye karşı koyan grubun içerisindelerse tecavüz eylemlerinin karşı grubu cezalandırmak amacıyla gerçekleştirildiği saptanmıştır, örneğin Bosna’da gerçekleşen tecavüz eylemlerinin amaçlarının bu yönde olduğu tespit edilmiştir (Özbaş, t.y: 176). Yine tecavüze maruz kalan Bosna’lı kadınların söylemine göre tecavüz eylemi onların yani Bosna’lı kadınların ailelerinin veya onların erkeklerinin gözleri önünde gerçekleştirilmiştir (Milillo, 2006’dan Aktaran: Özbaş, t.y:176). Bununla yapılmak istenen şey çok net bellidir ki amaç o grubu aşağılamak ve bu onları öldürmekten daha ağır bir şeydir. Onur kırıcı bir durumdur öyle ki böyle bir durumda olan biri için ölmek daha iyi bir şeydir. Yine Bosna’da yaşları 7 ile 14 arasında olan çocuklara karşı da tecavüz Sırplar tarafından gerçekleştirilmiştir (Meznaric, 1994’den Aktaran: Özbaş, t.y:176). Sırplar bu tecavüzü moral yıkıcı bir silah olarak kullanmışlardır (Skjelsbaek, 2006’dan Aktaran: Özbaş, t.y:176).

Savaş öncesi Bosna’da etnik gruplar bir arada yaşayabilmeyi becerebilmişlerdir, ancak milliyetçilik ve dinsel nedenlerden ötürü savaş gerçekleşmiş ve on binlerce insan ölmüştür. Bosna bu savaşta nüfusunun yüzde onunu kaybetmiştir. 1991 nüfus sayımına göre bölge halkının yüzde kırka yakını Müslümanlardan, yüzde otuzu Sırplar’dan, yüzde on yedisi de Hırvatlardan ve geri kalanı da diğer azınlıklardan oluşmaktadır (Özbaş, t.y:176). Savaş tecavüzlerinde en çok yarayı Müslüman kadınlar almış olmasına karşın diğer kadınlarda bu vahşetten nasiplerini almışlardır (Özbaş, t.y: 176). Tecavüz girişimleri çoğunlukla Sırp’ların yönetiminde olan toplama kamplarında gerçekleşmiştir. Ayrıca bu tecavüz girişiminin sosyolojik ve psikolojik anlamına karşın Boşnak toplumuna Sırp tohumları ekme gibi söylemlerle tecavüzün etnik nedeni ortaya koyulmuştur (Özbaş, t.y: 177). Bu kadın bedeninin milliyetçilik gibi yeni bir boyutla ele alındığını göstermektedir. Kadın bedeni yine bir anlam yüklemesine maruz kalmış ve bundan da nasibini almıştır. Bosna’da tecavüz eylemlerini gerçekleştiren Sırp’lara ilaveten “Çetnik” milisleri de Boşnak kadınlarına tecavüz etmişler ve ayrıca bu tecavüz eylemlerini gerçekleştirenlerin tecavüze uğrayan kadınların eski komşusu olması da tecavüze uğrayan kadınlara başka bir travma daha yaşatmıştır (Bora, 1990’dan Aktaran: Özbaş, t.y: 177). Ayrıca kadınların bu tecavüz olaylarından dolayı hamile kalmaları sonucu büyük trajediler yaşanmıştır. Öyle ki kimisi ilkel olarak çocuğu düşürmek istemiş kimisi de doğmuş çocuğuna bakmayı hakları olarak reddetmiştir (Özbaş, t.y: 177). Bosna’da yaşanan bu acı olaylardan en çok Müslümanlar etkilenmiş ancak misilleme olarak karşı tarafında kadınına tecavüz eylemleri gerçekleştirilmiştir (Bora, 1999’dan Aktaran: Özbaş, t.y: 177). Ne yazık ki kadının bedeni savaşlarda karşılıklı bir silah olarak kullanılmıştır. Skjelsbaek’in beş kadınla yaptığı bir mülakata göre, her bir kadın yaklaşık yüz kere tecavüze uğramış, ayrıca bu kadınlardan savaştan sağ kurtulanlar evlenmişler kimisi yaşadıklarını kocasına anlatmış kimisi de saklama gereği hissetmiştir (Özbaş, t.y: 177). Bazen kocalar ilkin ılımlı olsa da daha sonra o kadınları terk etmişlerdir. Skjelsbaek (2006), Bosnalı kadınları ikiye ayırır, ilki etnik kurbanlar bu kategorideki kadınlar yaşanan olaylardan ötürü suçluluk hissetmemekte, ailelerinden destek görmekte ve mahkemeler haklarını aramaktadırlar; ikinci olarak ise kadın kurbanları söyler bu kategorideki kadınlar ise kadın oldukları için tecavüze maruz kalmış yine bu kadınlar yaşanan olaylardan ötürü suçluluk hissetmekte ve yaşadıklarını kimseye anlatamamaktadır; ilk grup hayatta kalmayı başaranlar diğer grup ise kurban olarak adlandırılmaktadır (Özbaş, t.y: 177-178).

Köle Kadınlar

Feminizm Fransız ihtilaliyle kadınların demokratik haklar isteğiyle ortaya çıkmıştır. Feminizmi genel itibariyle üç dalga süreci geçirdiği söylenir. Birinci dalga feminizm erkeklerle ataerkil düzende eşit haklar talebiyle ortaya çıkmıştır. İkinci dalga feminizm hareketi ise kızkardeşlik vurgusuyla ortaya çıkmış tüm kadınların aynı sorunlara maruz kaldıkları söylemi ile meydana gelmiştir. Son yani üçüncü dalga feminizm ise postmodernist bir söylemle her kadının farklı olduğunu ve farklı farklı sorunlara maruz kalabileceği söylemiyle gündeme gelmiştir. Bu üç dalga da çok hızlı gelişmiş ve değişmiştir. Hem dönemsel bilim anlayışlarının değişmesi ve feminizmin hazır olan kuramların üzerine inşa edilmesiyle feminizmin gelişmesi ve değişmesi hızlı olmuştur.

Feministlerin kadın haklarının gündeme getirdiklerinden bu yana sıklıkla dile getirdikleri söylem kişisel olan politiktir savıdır. Yani bu söylemle kadının özel alanla sınırlandırılması eleştirilmiş özellikle kadının yerinin ev içi alanla özdeşleştirilmesi tepkilere yol açmıştır. Sanayi devrimiyle beraber kadın emeğine de ihtiyaç duyulması kadının özel alandan kamusal alana doğru kaymasında önemli etkiye sahip olmuştur. Birinci dalga feminizmde eşit işe eşit ücret sloganı bu döneme damgasını vurmuştur. Ortada aynı emek olmasına rağmen kadınlar kadın oldukları için eşit emek karşılığında aynı ücreti alamamışlardır. Ayrıca kadının ev içindeki emeği kadına artı bir değer getirmemekte ve kapitalizmle beraber kadının da ev ekonomisine katkıda bulunması gereksinimiyle bu durum daha da görünür olmuştur.

Genel olarak karşılığı ödenen ücretli işler erkekler tarafından gerçekleştirilirken karşılığı olmayan ev işleri, hasta bakımı gibi işler kadınlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de yapılan bir araştırmada hane içi üretim değerinin gayrisafi millî hâsıla içerisindeki payının kullanılan üç farklı hesaplama yöntemiyle %34 ile %52 arasında değiştiği belirtilmiştir (Kasnakoğlu ve Dayıoğlu 2002’den Aktaran: Anka Kadın Araştırma Merkezi Raporu, 2013: 20). Yine benzer bir çalışmada ev içi üretimdeki emeğin değerinin aynı yılın milli gelirinin yüzde yirmi dördü ile yüzde kırk beşi arasında olduğu belirtilmekte, bir diğer yandan ise çocuk bakımından sarf edilen emeğin değerinin milli gelirin yüzde beşi kadar olduğu ifade edilmektedir ( Gündüz, 2008’den Aktaran: a.g.r, 2013: 21). Ancak ev işi karşılıksız olduğu için parasal bir değeri olmamakta ve meslek olarak kabul edilmemektedir. Ve ev hizmeti piyasadan alındığında bir değeri olmasına karşın, evli kadın tarafından üretildiğinde herhangi bir değeri olmamaktadır (Delphy, 1999’dan Aktaran: a.g.r, 2013: 21). Ev içi emeğin ya da ikinci vardiyanın maddi değerinin olmamasına itiraz olarak bazı feministler bunun ücretlendirilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Bu görüşü ilk dile getirenlerden biri de Gilman’dır. Gilman’ göre kamusal alan demokratik bir şekilde teşkilatlanırken, aile içinde erkek hegemonyası devam eder, der ( Donovan, 1997’den Aktaran: a.g.r, 2013: 22).

Kadının görünmeyen emeğinin yanında doğrudan piyasaya müdahil olarak gerçekleştirdiği faaliyetlerde de erkeklerden daha az ücret aldığı dünya genelinde saptanan bir diğer sorundur. Zaten dünya genelinde yüzde birlik kesimin aldığı paydaki artışa rağmen düşük ve güvencesiz işlerde artış meydana geldi ve dünya genelinde gelir eşitsizlikleri arasında uçurumlar meydana geldi (G20 ve…, 2014: 6). Oxfam’ın yayınladığı bir rapora göre iktisadi eşitsizliğin esas nedeni olarak küresel iktisadi sistemin güçlü seçkinlerin arasında olması ve güçlü seçkinlerin de erkekler hakimiyetinde olması ifade edilir (G20 ve…, 2014: 6). Eğitim alanında kadın ve erkek arasındaki arasında ki fark azalmasına karşın , istihdam, siyasal katılım, şiddet, hareket özgürlüğü, cinsel haklar ve üremeye ilişkin haklar gibi alanlarda toplumsal cinsiyet eşitsizliği hala devam etmektedir (G20 ve…, 2014: 6). Yukarıda bahsettiğimiz ücretsiz emeğin eğer iktisadi olarak varlığı kabul edilmiş olsa ve buna da ücreti verilmiş olsaydı GSYİH yüzde 20-60 oranında artış gösterirdi (G20 ve…, 2014: 7). Kadının düşük ücretli işlerde yoğunlaşmasının en önemli nedenlerinden biri, ücretsiz emek yükünün kadının sırtına bindirilmiş olmasıdır (G20 ve…, 2014: 7). Piyasada kadının çift vardiya olarak çalışması kadının vaktini alıyor ve ekonomi dışındaki diğer alanlara kadının katılımını kısıtlıyor. Böyle sorunlara ek olarak birde kadın erkekten daha az ücretle çalışmasını sürdürmektedir. Aşağıdaki tabloda G20 ülkelerinin erkek ve kadın arasındaki ücret farkı incelendiğinde bu durumu daha net gözlemleyebiliriz.

C:\Users\Tattibay\Desktop\mustafa.png[2] Şekil 1

Bu tabloyu incelediğimiz zaman kadınların erkeklerden daha az bir ücretle çalıştığını net olarak görmekteyiz. G20 ülkelerinin başka bir diğer tabloda ise kadın ve erkek arasında ücret eşitliğini ve kadınların piyasa katılım fırsatları açısından incelediğimizde durumun hiç de açıcı olmadığını görebiliriz.

C:\Users\Tattibay\Desktop\mustafa56.png[3] Şekil 2

Gelişmekte olan ülkeler de kadın ve erkek arasındaki ücret eşitsizliği fazla iken gelişmiş ülkelerde de bu durum pek değişmemektedir. Kadının böylesi bir atmosferde diğer aktivitelerini yoluna koyması pek de mümkün görünmemektedir.

Yine aşağıda başka bir tabloda kadının işgücü piyasasında bazı ülkelerdeki oranları verilmiştir. Ancak bu tablo bizleri yanıltmasın kadınların katılım oranlarının artmasına paralel olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği de giderilmemektedir. Örneğin Çin’de kadınların iş gücü piyasasına katılım oranı yüzde altmış sekiz civarındadır ancak kadınlar devlet tarafından yeterince korunmamakta ve destek görmemektedir bu da beraberinde kadınların düşük ücretli kayıt dışı işlerde yoğunlaşmasına neden olmaktadır bir diğer örnek olarak Avustralya’da kadınların işgücüne katılım oranı yüzde altmış beş gibi bir oranda olsa da bu ülke de kadınlar yarı zamanlı ya da geçici olarak ve de istenilen oranda istihdam edilememekte üst kademe de erkeklerin daha çok temsil edildiği gözlemlenmekte ve eğer kadın ve erkek arsındaki ücret eşitsizliğindeki düşüş bu oranda devam ederse kadın ve erkek arasındaki ücret eşitliğinin oluşması tam olarak yetmiş beş yıl olarak süreceği ifade edilmektedir (G20 ve…, 2014: 20-21).

C:\Users\Tattibay\Desktop\133654654.png

[4] Şekil 3

Kadınların erkeklerden daha az bir ücretle ve çift vardiyalı olarak çalışması kadın üzerinde ciddi bir yük oluşturmaktadır. Dünya nüfusunun yarısını ve diğer yarısının da annesi olan bu kadınlar için pozitif ayrıcalıklar yapılmalı ve bunlar bazı organizasyonlar ile hayata geçirilmelidir. Kanada da yapılan düşük ücretli çocuk bakımı uygulaması ile önemli gelişmeler kaydedilmiştir.

1997 yılında Kanada’nın Quebec eyaletinde kadınların ve yoksul ailelerin toplumsal konumunu iyileştirmek ve daha nitelikli bir işgücü yaratmak amacıyla düşük ücretli bir çocuk bakım programı başlatıldı. 2011 itibariyle, çocuk başına günlük 7 Kanada doları maliyeti olan bu program okulöncesi yaş grubundan 215 bin çocuğu, yani tüm eyaletteki çocukların yaklaşık yarısını kapsıyordu. Programın eyalet yönetimine maliyeti yıllık 2,2 milyar Kanada dolarıydı, yani kabaca eyaletin GSYH’nin 0,7’sine denkti. 1996 ile 2011 arasında Quebec eyaletinde kadınların istihdam oranı Kanada’nın bütününe göre daha yüksek oranda arttı. Eyalet sınırları içerisinde anne olan kadınların işgücüne katılım oranındaki artış çocuksuz kadınlarınkinden daha fazlaydı. Kanada’nın tümünde ise durum tam tersiydi. Dahası, bekâr annelerin bulunduğu hanelerin göreli yoksulluk oranı yüzde 36’dan yüzde 22’ye geriledi. Bu hanelerin vergiler hariç ortalama reel gelirlerinde ise yüzde 81’lik bir artış gerçekleşti. Bir hesaplamaya göre, eyalet çapında çalışma imkânı bulabilen çocuklu kadınların sayısı düşük ücretli çocuk bakım programı sayesinde 2008 yılında yaklaşık 70 bin artmıştı. Bu artış toplam kadın istihdamında yüzde 3,8’lik bir artışa denk geliyordu. Yine aynı çalışmaya göre, Quebec’in GSYH’si yaklaşık yüzde 1,7 (5 milyar Kanada doları) artış göstermiş, hem eyalet hem de federal düzeyde elde edilen vergi dönüşleri programın maliyetini kayda değer miktarda aşmıştı” (G20 ve…, 2014: 21). Bu uygulama ile kadının neye ihtiyaç duyduğu tesbit edilmiş ve ona göre de kadına öncelik tanınmıştır ve bunun çıktıları da alınmıştır.

Kadının tükenmeyen sorunlarından biride doğum iznidir. Hem çalışıp hem doğum yapamayacağına göre kadının bu iki seçenekten birisini seçmesi gerekmektedir. Ancak kadını böyle bir iki seçenek arasında bırakmak sadece kadını değil toplumun tümünü doğrudan etkilemekte ve birtakım hasarlara yol açmaktadır. Doğum için kadına bazı ülkelerde ücretli izin verilmekte bazılarında ise hiç verilmemektedir. Ve verilen doğum izinleri yeterli midir bu da ayrı tartışma konularından biridir. Dünya ekonomik forumu toplumsal cinsiyet farkı raporuna göre yasal ücretli izin hakkı doksan günden az olan Arjantin, Çin, Hindistan, Endonezya, Kore Cumhuriyeti, Meksika, Suudi Arabistan doksan güzden fazla olanlar Avustralya, Brezilya, Kanada, Fransa, Almanya, Rusya, Güney Afrika, Türkiye, İtalya ve Birleşik Krallık ve hiç doğum izni olmayan ABD’dir. Kadının bu kutsal vazifeyi gerçekleştirirken ne düzeyde devletten destek aldığını doğum izni ile görmekteyiz (G20 ve…, 2014: 23).

Sonuç

Kadın bedenine toplumların farklı anlamlar yüklediği bir gerçektir. Ataerkil düzende kadın erkeğin himayesinde konumlandırıldığından ötürü kadına atfedilen bu değerlerin kısmen nedeni anlaşılmaktadır. Kıtalarla kadınların özdeşleştirilmesi ve hatta şehirlerin dahi kadın erkek ayrımına tabi tutulması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir göstergesidir.

Bir kadın bir toplumu erkekten daha çok şeyiyle temsil ettiği de diğer bir gerçektir. Çünkü kadın toplumun soyunu türeten bir durumdadır ve buna ek olarak toplumlar kadına daha farklı manalar yüklemekte, yüklenen bu manalar altında kadın ezilmektedir. Boşnak kadınlarına yönelik gerçekleştirilen eylemlerde kadının namusunun hedef alınmasın en önemli nedenlerinden biri sıradan bir şeyin toplum tarafından kutsallaştırılmasıdır. Düşman bu kutsalı bildiği için saldırısını bu yönde gerçekleştirmekte ve o toplumu aşağılamayı başarabilmektedir. İşte kadına yüklenen bu değerlerden dolayı savaşın geri planında kalan kadınlar ciddi saldırılara maruz kalmaktadır. Bu durum hem kadın psikolojisini hem de toplumun psikolojisini derinden sarsmaktadır.

Kadına yüklenen bu değerler ile kadının toplum içindeki konumu da bir çelişki içermektedir. Hem toplumun yüklediği bazı değerlerle kadın söylemsel olarak yüceltilmekte ancak pratikte pek de bunun yansıması görülmemektedir. Tarih de meydana gelen savaşta kadına yönelik tecavüz eylemleri sık sık gerçekleştirilmiştir. Bu bilinçli bir davranıştır ve eğer bunu kavramsallaştırırsak bu durumu kutkırım olarak ifade edebiliriz. Aşağılanmak istenen şeyler kadın bedenine toplum tarafından yüklenmiştir, öyleki tecavüz sadece erkeğin şehvetle kadına saldırması değil kadının bedeninde topladığı kutsallardır.

Kadın bedeni üzerinden kurgulanan bu savaş atom bombasından daha tesirli olabilmektedir, siz atom bombasıyla bir toplumu yok edebilirsiniz ancak kutkırım ile o toplumu köleleştirirsiniz, aşağılarsınız ve toplumun vicadanını derinden sarsarsınız.

Kadınların maruz kaldıkları diğer bir ciddi sorun ise eşit işe eşit ücret alamamalarıdır. Sanayi devrimiyle kadının emeğine de ihtiyaç duyulmuş ve kadın piyasaya girmeye başlamıştır. Ancak kadın erkekle aynı işi yapmasına karşın erkekle eşit ücret alamamaktadır. İlk feminist dalga da bu çerçevede gelişme gösterdi erkeklerle eşit haklara sahip olma isteği sadece feministlerin değil aynı zamanda tüm kadınların arzusuydu.

Bu iki sorun ataerkil düzenin kadına biçtiği formlardan meydana gelmektedir bu formları deforme etmek için çeşitli uygulamalarla pekala mümkün olabilmektedir. Kanada örneğinde bunu gördük ve bunun çıktısının nasıl sonuçlar çıkardığını da inceleyebildik. Bu sıklıkla söyelenen bir şey olsada önemine binaen yine söyleyerek toplumun yarısını oluşturan ve diğer yarısını da büyüten kadınlara yönelik güvenlik politikaları genişletilmeli ve bir an önce hayata geçirilmelidir. Bu eğer geciktirilirse kadının diğer aktiviteleri kısıtlanmış olacaktır.

Yararlanılan Kaynaklar

Aksu, M., Turhan, F. (2012), “Yeni Tehditler, Güvenliğin Genişleme Boyutları ve İnsani Güvenlik”, Uluslararası Alanya İşletme Fakültesi Dergisi, 4(2), 69-80 http://www.acarindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423869084 (05.05.2017).

Bayar, Olgun, t.y. “Küreselleşme Kavramı ve Küreselleşme Sürecinde Türkiye”, 25-34 http://www.academia.edu/download/32024712/fıratbayar.pdf (05.05.2017).

Çetin, Rabia (29.06.2016), “1 yılda 17 bombalı saldırı; 298 kişi öldü bine yakın insan yaralandı!”, Bağımsız İnternet Gazatesi, t24.comtr/haber/1-yilda-17bombali-saldiri-294-kisi-oldu-bine-yakin-insan-yaralandı,347661 (05.05.2017).

Dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin serveti yüzde 99’un toplamına eşit” (18.01.2016), bbc, www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160117_oxfam_zengin (05.05.2017).

Erdem, Engin İ. (2016), “İnsani Güvenlik Kavramı Bağlamında Çevre Güvenliği”, Gazi Akademik Bakış, 19(10), 255-281 http://www.gaziakademikbakis.com/index.php/gap/article/view/373&ved=0ahUKEwiv0LDp7N_TAhWKbVAKHUg2DocQFggsMAM&usg=AFQjCNHSg4du58qA0RRkVJOkRpEQbEaNEg&sig2=B0kuN4u2HIOmD8yPmJmm1W (05.05.2017).

Gölgen, Sibel (2011), “Bir Savaş Silahı Olarak Kadına Yönelik Cinsel Şiddetin Sağlık Üzerine Etkileri: Bosna Savaşı Örneği”, TAF Preventive Medicine Bulletin, 10(1), 119-126 http://www.ejmanager.com/mnstemps/1/1-1272379525.pdf (11.05.2017).

G20 ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (2014), https://tr.boell.org/sites/default/files/g20_ve_toplumsal_cinsiyet_esitligi.pdf (12.05.2017)

Neziroğlu, İrfan (1994), “Yeni Dünya Düzeni ve Bosna-Hersek Cumhuriyetindeki Savaş”, TBMM Kütüphane Dokümantasyon ve Tercüme Müdürlüğü, http://212.174.157.46:8080/xmlui/bitstream/handle/11543/1909/199600239.pdf?sequence=3 (05.05.2017).

Olgun, Hürriyet (2006), “Küreselleşme Kavramı ve İçeriğine Genel Bir Bakış”, 141-152,http://dergipark.ulakbim.gov.tr/sosyoekonomi/article/view/5000080498/5000074539 (04.05.2017).

Ödek, Yasemin, t.y. “Küresel Yoksulluk ve Küresel Şiddet Kıskacında İnsan Hakları”, 1-45 http://www.muharrembalci.com/hukukdünyasi/alintilar/509.pdf (05.05.2017).

Özbaş, Züleyha, t.y., “Cinsel Silah ve “Grbavica” ”, 171-186 http://dergipark.gov.tr/download/article-file/2965 (10.05.2017).

Öztürk, Mustafa; Çetin, Başak Işıl, t.y. “Dünyada ve Türkiye’de Yoksulluk ve Kadınlar”, Journal of Yaşar University, 3(11), 2661-2698 http://journal.yasar.edu.tr/wp-content/uploads/2012/08/09-OZTURK-CETIN.pdf (05.05.2017).

Türkan, Hüseyin (Ed.) (2014), Yirminci Yüzyılda BM Güvenlik Konseyi Daimi Temsilcisi 5 Devletin İşlediği Soykırım ve Katliamlar, İstanbul: Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi https://www.uhim.org/Uploads/GenelDosya/yirminci-yuzyilda-soykirim-ve-katliamlar-9617-d.pdf#page=221 (10.05.2017).

Uzun, Ayşe M. (2003), “Yoksulluk Olgusu ve Dünya Bankası”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 4(2), 155-173 http://eskidergi.cumhuriyet.edu.tr/makale/194.pdf (05.05.2017).

Yenigün, Cüneyt; Hacıoğlu, Ümit (t.y.), Bosna-Hersek: Etnik Savaş, Eksik Andlaşma, https://www.researchgate.net/profile/Uemit_Hacioglu/publication/260984291_Bosna-Hersek_Bati’nin_Guvenini_Kaybettigi_Medeniye/links/00463532dd02623449000000.pdf (09.05.2017).

Yumuşak, Firdevs Canbaz. (Ed.). (2013), “Kadının Görünmeyen Emeği: İkinci Vardiya”, Ankara Kadın Araştırma Merkezi Raporu, Ankara: Ames. https://bianet.org/system/uploads/1/files/attachments/000/001/012/original/anka_kad%C4%B1n_rapor_13-1_ikinci_vardiya_.pdf?1387185056 (11.05.2017).

  1. Karadeniz Teknik Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi
  2. (G20 ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, 2014: 8 ) https://tr.boell.org/sites/default/files/g20_ve_toplumsal_cinsiyet_esitligi.pdf (12.05.2017).
  3. (G20 ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, 2014: 8) https://tr.boell.org/sites/default/files/g20_ve_toplumsal_cinsiyet_esitligi.pdf (12.05.2017).
  4. (G20 ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, 2014: 19) https://tr.boell.org/sites/default/files/g20_ve_toplumsal_cinsiyet_esitligi.pdf (12.05.2017).

Hakkında Mustafa Altıntaş

Gaziantep'in Oğuzeli ilçesinde doğdum. Ilk ve orta okul eğitimimi Oğuzelinde ve lise eğitimimi de Giresun'da tamamladım. 2015 yılında Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdim. 2017-2018 bahar dönemi itibariyle karadeniz teknik üniversitedi toplumsal cinsiyet çalışmalarında doktoraya başladım.

İlginizi Çekebilir

Rus Azınlıkları ve Çeçenistan Sorununun Bu Bağlamda Değerlendirilmesi

Birleşmiş Milletlere göre azınlık tanımı şöyle yapılmaktadır: “Etnik, dil ya da din yönünden bir takım …

Bir yorum bulunmaktadır

  1. Mustafa Altıntaş

    Bu yazıyı 15 günden daha kısa bir sürede yazmak zorunda kaldım kendi yazımı okudum çok hatalar olduğunu fark ettim ancak hiç kimsenin eserini kaynakça vermeden paylaşmadım ve atıfta bulunmadım. Daha iyi şeyler yazacağım umuduyla.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir