Hüseyin bin Ali. Kaynak: Wikipedia.

Şerif Hüseyin ve Haşimî Ailesi

Hz. Muhammet’in büyük dedesi olan Haşim’in soyundan gelen Haşimîler ya da Haşimoğulları, İslamiyet’in en saygın ailelerinden biridir. 20. yüzyılda Şerif Hüseyin ve oğullarının yaptıkları özellikle Orta Doğu’nun tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Haşimîlerin Kökeni

Hz. Muhammet’in 632 yılında ölmesi üzerine kendisinin soyundan gelenler farklı onursal unvanlar edinmeye başladılar. Bu unvanlardan birisi de “şerif” idi. Şerif unvanını alanlar arasında Mekke şerifleri, İslamiyet’in kutsal mekânlarının güvenliğini sağlamak ile görevlendirildiklerinden dolayı, en ulu şerifler olarak bilinirlerdi.

İşte bu kadar önemli olarak kabul edilen Mekke şerifliği görevi, 11. yüzyıldan itibaren Haşimî ailesine verilmiştir. Ancak Arap Yarımadası’nın 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından alınması üzerine Haşimî ailesinin bölgedeki ayrıcalığı zayıflar. Kutsal şehirlerin kontrolü Türk valiler tarafından gerçekleştirilmeye başlanır ve şeriflerin etkinlikleri sıkı bir şekilde bu valiler tarafından denetlenir. Buna rağmen, Osmanlı İmparatorluğu altındaki Mekke şerifi, tüm dünyadaki Müslümanlar tarafından saygı duyulan dinî gücünü korumaya devam eder. 20. yüzyıla gelindiğinde şeriflik unvanı, Hz. Muhammet’in 37. soyu olan Hüseyin bin Ali’ye geçer.

Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali

Hüseyin bin Ali tahminen 1856 yılında İstanbul’da doğmuştur. Kendisi Haşimî ailesinin 19. yüzyıldaki reisidir ve doğal olarak da şerif unvanını o alacaktır. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun o dönemde başında bulunan II. Abdülhamit (1876-1909), Hüseyin bin Ali’yi bir tehdit olarak görerek 1893 yılından itibaren kendisini ev hapsinde tutar. Bu nedenle de Hüseyin bin Ali, karısı ve dört oğlu ile birlikte (Ali (1879-1935), Abdullah (1880-1951), Faysal (1883-1933), Zeyd (1898-1970)) İstanbul Boğazı’nın Avrupa yakasında, Arap Yarımadası’nın kutsal topraklarından uzaklarda yaşarlar. 1908 yılında Jön Türkler’in devriminin başarılı olması üzerine II. Abdülhamit güçten düşer ve böylece Hüseyin, Arap Yarımadası’na giderek “Mekke Şerifi” unvanını alır.

Kutsal topraklara geri dönünce yeni şerif hemen bölgedeki saygınlığını ve bölgenin saygınlığını arttırmak için çalışmalara girişir. Haşimî ailesinin etkin olduğu bölgenin basit bir Osmanlı sancağına dönüştürülmesinden korktuğu için Şerif Hüseyin, İttihat ve Terakki Partisi ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışır. Bununla birlikte İttihat ve Terakki Partisi’nin merkeziyetçi ve modern görüşlü olmasını eleştirir. Ancak ilk zamanlarında Osmanlı İmparatorluğu’na duyduğu saygıdan (veya korkudan) dolayı bu imparatorluktan bağımsız olmak istemez. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun durumunun iyi olmamasının da etkisiyle Hüseyin, bir süre sonra, kendi yönetimi altında birleşecek olan bağımsız bir Arap krallığını nasıl kurabileceğini düşünmeye başlar.

Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Bir Arap İsyanına Doğru

Bir süre sonra, gizli toplantılar sayesinde güçlenmeye başlayan çeşitli Arap milliyetçisi gruplar, Şerif Hüseyin ile irtibata geçer. Bu irtibatlar sonrasında Şerif Hüseyin, Arap Yarımadası’ndan Şam’a ve Beyrut’a kadar giden ve Bağdat’ı, Kudüs’ü ve Kahire’yi de içine alan bir Arap krallığı kurma isteği konusunda kendisine daha da güvenmeye başlar. Ancak böylesine bir projeyi gerçekleştirebilmek için Hüseyin’e daha büyük bir müttefik gerekmektedir. Bu büyük müttefik de Hüseyin ve oğulları için Büyük Britanya olacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’na itilaf devletleri tarafında değil de ittifak devletleri tarafında girmesi, Britanyalıların Hüseyin ile yapacakları bir ittifakı faydalı görmelerini sağlayacaktır. Britanyalılar özellikle de aynı zamanda halife de olan sultanın cihat çağrılarının kendi Müslüman sömürgelerinde kendileri için olumsuz sonuçlar yaratacağını düşünmektedirler. Şerif Hüseyin, sultanın cihat çağrısını, 1914 yılından beri artık İngiliz himayesi altına girmiş olan Mısır’a (ihtiyaçlarını karşılamak için) bağımlı olduğunu söyleyerek reddeder.

14 Temmuz 1915 yılından itibaren Şerif Hüseyin ile Büyük Britanya’nın Mısır Yüksek Komiseri Mac-Mahon arasında iletişim başlar. Şerif Hüseyin, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşa girmeyi önerir. Bunun karşılığında ise bağımsız olan ve içerisinde Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm Arap bölgelerini ve Anadolu’nun bir kısmını barındıran bir Arap devleti kurulmasını ister. Ayrıca Araplara hilafetin tekrar verilmesini de istemektedir. Mac-Mahon bu teklifleri kabul eder, ancak yeni kurulacak bu devletin ülke sınırları konusunda kesin bir şey söylemez.

Arap ayaklanması nihayet 10 Haziran 1916 tarihinde Hicaz’da başlar. Hüseyin, çatışmaların yönetimini çocuklarına devreder ve çocukları da 1917 yılında Şam’a kadar ilerlerler. Halkı isyana teşvik etmek isteyen Hüseyin, insanları Arap milliyetçiliği etrafında toplamaktansa onlara İttihat ve Terakki Partisi’nin dine saygı duymadığını söyleyerek onları kışkırtır. Bununla birlikte Hüseyin, Britanyalıların Fransızlar ile anlaşarak ölmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nu Sykes-Picot Anlaşmaları ile bölüştüklerini bilmemektedir. 1916 yılının sonunda Hüseyin, kendisini Hicaz’ın kralı ilan eder ancak bu unvanı Avrupa’nın tüm güçleri tarafından tanınmaz. Ancak yine de Hicaz, Osmanlı İmparatorluğu karşısında savaşa katıldığı için, itilaf devletleri tarafından itilaf devletleri yanında savaşa girmiş ayrı bir birim olarak kabul edilir ve savaş sonrasında yapılan 1919 Versay Konferansı’nda Hüseyin’in oğlu Faysal, Arapların tek temsilcisi olarak katılır ve barış koşullarını o görüşür. Britanyalıların daha önceden verdiği tüm sözlere rağmen Hüseyin’in istekleri bu konferansta reddedilir.

Öte yandan, Hüseyin’in Hicaz üzerindeki iddiaları, kendisinin baş düşmanı olan ve Necid Emirliği’ni yöneten İbn Suud tarafından hiç de hoş karşılanmaz. İbn Suud, katı kurallar içeren Vahabî İslamiyet’i desteklemektedir. Bu nedenle de Hüseyin’i İslamiyet’e ihanet etmekle suçlar.

Hilafetin Talibi Hüseyin

Mustafa Kemal Atatürk Mart 1924’te hilafeti kesin olarak kaldırdığında Hüseyin, hemen kendisini halife ilan eder. Ancak İbn Suud, rakibinin bu türden bir sorumluluğu üstlenmesini engellemekte kararlıdır. Bunun üzerine İbn Suud, söz konusu halifelik ilanının meşru olmadığını söyleyerek Hicaz’ı 1924 yazında kuşatır. Britanyalılardan yardım alamayan Hüseyin, 3 Ekim 1924’te tahttan feragat edip kaçarak Amman’da bulunan ve Mavera-i Ürdün’ün kralı olan oğlu Abdullah’ın yanına sığınır.

Bir yıl sonra, 5 Aralık 1925’te, Medine’nin de Suudlar tarafından alınması üzerine Hicaz’da kalan son Haşimî olan Hüseyin’in diğer oğlu Ali de bölgeyi terk etmek zorunda kalır. Hüseyin 4 Haziran 1931’de, halife olamadan ya da tüm Arapları kendi yönetimi altında toplayamadan, Amman’da ölür.

* Bu yazı Lisa Romeo’nun http://www.lesclesdumoyenorient.com/Hussein-et-la-famille-Hachemite.html bağlantı adresindeki yazısından Türkçeye çevrilerek yazılmıştır.

Hakkında İbrahim Yavuz Kulakli

İlginizi Çekebilir

Nüfusun Avrupa Birliği Üyeliğine Olumsuz Etkisi: Türkiye ile Polonya Karşılaştırması Özelinde Bir Değerlendirme

Giriş            Türkiye, Temmuz 1959 tarihinde Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) yaptığı başvuru ile başladığı Topluluk/Birlik …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir