Geleneksel Toplumlarda Kadın: Roma, Hitit ve Osmanlı Örnekleri

GENERAL LEGAL STATUS OF WOMEN IN TRADITIONAL SOCIETIES: ROMAN, HITIT AND OTTOMAN EXAMPLES

Mustafa Altıntaş[1]

ÖZ

Geleneksel toplumlarda kadın kamusal alandan dışlanmıştır. Ayrıca kamusal alanda söz sahibi olamayan kadın özel alanda da erkekle eşit haklara da sahip olamamıştır. Geleneksel toplumun temel yapıtaşını aile oluşturmaktadır. Ailede egemen olan erkektir, kadın onun bir parçasıdır. Kadın geleneksel yani toplumun kalıplaştırmış olduğu değer yargılarından ötürü hukuksal manada erkekle aynı konumda değerlendirilmemiştir. Kadın toplum tarafından korunmaya muhtaç, aklı eksik gibi sıfatlarla anılmıştır. Toplumsal yargılarla oluşturulan yapılar da kadının nasıl yer teşkil edeceği önceden tayin edilmiştir. Böylece kadın toplumun kendisi tarafından tayin edilen dar alanda yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Hukuk, Geleneksel Toplum, Kadın, Hititler, Roma Hukuku.

ABSRACT

Women in traditional societies are excluded from the public space. In addition, the woman, who have not a say in the public space, in the private space has not equal rights with men. The basic building block of the traditional society is the family. The man who is ruler in the family is a lord of woman. Women are not considered to be in the same station as men in legal meaing because of their value judgments that society is stereotyped. Woman are called to need to be protected by society and are described as adjectives such as lack of intelligence. The structures created by social judgments have previously been defined how women will be located. Thus, the women were forced to live in the narrow space, which was designated by the community itself.

Key Words: Law, Traditional Society, Women, Hittites, Roman Law.

Giriş

Feminizmin siyasallaşma süreci 19.yy da başlamıştır. Bu siyasallaşma sürecine gelene kadar kadının hukuksal olarakta geçirdiği zorlu dönemeçler olmuştur. Bu makalede Anadolu topraklarında hüküm sürmüş üç büyük medeneniyetin kadını kamusal alanda nasıl değerlendirdiğini incelemeye çalışacağız. Bu incelemeyi genel bir çerçeve içerisinde ele almaya gayret göstereceğiz.

İlkin Roma’da kadının hem siyasal hem de hukuksal olarak nasıl değerlendirildiğini gözlemlemeye çalışacağız. İkinci olarak Hititleri inceleyeceğiz ve son olarakta Osmanlı’lar da kadının konumunu irdelemeye çalışacağız. Üç toplumunda temel yapıtaşını aile oluşturduğu için kadının konumunu anlamaya çalışırken genellikle aile üzerinden çıkarımsamalar yapmaya özen göstereceğiz.

Yöntem olarak liberal feminizmi ele alacağız. Bu üç toplumda siyasal alanda adı olmayan kadının hukuksal olarak erkeklerle eşit olup olmadığını dönemin yasalarından ve uygulanmış kayda geçirilmiş tutanaklarından anlamaya çalışacağız. Liberal feminizm siyasal eşitliği savunurken biz burada hukuksal eşitliğin varlığını araştıracağız. Bundan dolayı yöntem olarak liberal feminizmi seçtik.

 

Liberal Feminist Söylem

Feminizm kavramı 19.yy da kadınların cinsiyetleri nedeniyle siyasi, sosyal ve daha birçok alanda toplum tarafından ötekileştirilmesine karşı olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Özellikle feminizm kavramı biyolojik olarak kadın ve erkek olma ile toplumsal cinsiyetin oluşturduğu kadın ya da erkek olmak arasındaki işlevsel farklılıkların genişlemesinden ötürü ortaya çıkmıştır ( Eliuz, 2011’den Aktaran: Atan, 2015: 4). Feminizm kavramı daha yeni olmasına rağmen feminist söylem eski çağlarda da var olmuştur. Kadının öteki olarak konumlandırılmasına tarihin birçok dönemlerinde karşı çıkılmasına rağmen söylemin eyleme dönüşmesi bir hayli zaman almıştır. Modern anlamda feminizmin doğuşu Mary Wollstonecraft’ın kaleme aldığı “Kadın Hakları Savunusu” ile başlamıştır. Ancak bu eserden önce de kadın hakları ile ilgili eserlerde kaleme alınmıştır. Örneğin Monteigne’nin evlatlığı Marie de Gournay kadın haklarına dair iki kitap yazmıştır. Bunlar; “Kadınların Erkeklerle Eşitliği” ve “Hanımefendilerin Şikayeti” adlı kitaplardır. Yine Poullain de la Barre de “17. Yüzyılda Cinslerin Eşitliği Üzerine” adlı kitabı kaleme almıştır ( Yükselbaba, 2016: 124). İlk feminist hareket ya da birinci dalga feminizm ataerkil düzende kadın ile erkeğin yasalar önünde eşit olması için çaba göstermiştir. Özellikle seçme ve seçilme hakkı feministlerin üzerinde önemle durdukları konulardan biridir. Bu dönemin feministleri siyasi hakları elde edince diğer kadın sorunlarının kendiliğinden çözüleceğini ummuşlar ancak bu durum sanılanın aksine gelişme göstermiştir ( Heywood, 2013’den Aktaran: Atan, 2015: 5). Sorunlar çözülmek istendikçe yeni yeni sorunlar ortaya çıkmıştır, bunun bir nedeni kalıplaşmış yargılarla örülen ataerkil düzenin eril tahakkümle kadını konumlandırmasıdır. Adı olmayan kadının yıllarca yığılan sorunları gün yüzüne çıkmıştır.

İlk dalga feminizm hareketinin söylemleri liberalizmin eşitlik, özgürlük ve adalet kavramları ile benzeşen bir örüntüye sahiptir. Bu dönem bu örüntüden dolayı aydınlanmacı liberal feminizm olarak adlandırılmıştır. Liberal feminizm toplumun yapısını sorgulamaksızın kadınların erkeklerle bütün platformlarda eşitlenmesini öngören feminen bir kuramdır ( Ramazanoğlu, 1998’den Aktaran: Dikici, 2016: 524). Kamusal alanda kadının erkekle eşit haklara sahip olması gerektiği iddiası bu kuramın temel savıdır. Fransız ihtilalinden sonra Olympe de Gouges “Kadın Hakları Bildirgesi” yayımlamış ve bildiride bir kadının giyotine giderken erkekle eşit ise kürsüye çıkarken de erkek ile eşit olması gerektiğini savunmuş ancak daha sonra kendisi giyotinde idam edilmiştir ( Yükselbaba, 2016: 125). Elizabeth Candy Stanton doğal haklar kuramını kadınlar için uyarlamış ve kadının da insan olmasından ötürü doğuştan bir takım haklara sahip olduğunu savunmuştur. Bu çetin mücadeleler sonrasın da 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyeti’nin temel belgelerine eşit işe eşit ücret ilkesi yazdırılmıştır ve kadınlar siyasal hak kazanımlarına giden yolun önemli bir kısmını geçebilmeyi başarmışlardır (Yükselbaba, 2016: 1259). Yine 19. yy da birçok ülke de kadınlar zorunlu ilkokul eğitimine tabi tutulmuştur. Marry Wollstonecraft (2007: 3) eğitimin çok önemli olduğunu eserinde sıklıkla yinelemiş öyle ki eğitimle kadının erkeğin kafa arkadaşı olacağını söylemiştir. Çünkü tanrı erkeği de kadını da eşit yaratmıştır. Bu dönem aslında kadınların eşitlenme çabasını içermektedir. Hem hukuken hem de siyasi olarak erkek ile eşdeğer olmak kadınların en büyük arzularıydı. Yalnız bu hareket ilkin Avrupa da ve daha sonra da ABD de ortaya çıkmış ve daha sonra hemen hemen paralel olarak diğer ülkeleri de etkilemiştir.

Bu makalede liberal feminizmin bakış açısıyla eski çağlarda kadının hukuki ve siyasi olarak nasıl konumlandırıldığını karşılaştırmalı olarak inceleyeceğiz. Liberal Feminizm daha çok kamusal alanda kadının konumunu sorgulamıştır. Bu makalede karşılaştırma yaparken bizde daha çok kamusal alanda kadının konumunu irdelemeye çalışacağız. Liberal bakış açısını yöntem olarak seçmemizin nedeni dönemin yapısını sorgulamadan sadece olayları olduğu gibi yansıtmak isteyişimizdir.

Roma Toplumun da Kadın

Roma hukukunda kadın kamusal alandan dışlanmıştır. Özel alanda ise erkeğin egemenliği altında faaliyet göstermiştir. Kadın betimlenirken; kadının zihninin zayıflığı (imbecillitas mentis), uysallığı ve genel çelimsizliği (infirmitas sexus) ifadeleri bu dönemlerde genel kabul görmüştür (Thomas, 2005: 99). Roma yurttaşları iki gruptan birine mares ya da feminae grubuna mensupturlar, evlilik akdi de bu iki grup arasında gerçekleştirilirdi (Thomas, 2005: 99). Evli erkek ile evli kadının hukuki durumu açıklanırken, erkek için paterfamilias (aile babası, reisi) kadın için materfamilias (aile anası) ifadesi yer alırdı (Thomas, 2005: 103). Ancak bütün babalar paterfamilias değildi, bunun belli şartları vardı, bir kadın da belli şartları sağlarsa materfamilias kabul ediliyordu, ayrıca kadın doğum ile çocuk kazanmışsa onun anneliği bir şarta bağlanmaksızın yasal olarak kabul ediliyordu (Thomas, 2005: 103). Roma hukukuna göre bir erkeği baba yapan şey bir çocuğunun olması değil onun babasının ölmesiydi (Thomas, 2005: 106). Babası ölen erkek sadece miras hakkını değil çocukları üzerindeki velayet hakkını da kazanır ayrıca çocuklar sadece babanın velayetindedirler ve On İki Levha Kanunları’nda geçen miras eşitliği ilkesi gereğince kız ve erkek mirastan ortak pay alırlardı (Thomas, 2005: 106). On iki levha kanunlarına göre yalnız babanın soyundan gelenler mirasa sahiptirler, varislerde erkek dişi fark etmeksizin eşit haklara sahiptirler (Thomas, 2005: 109). Burada miras hukukundan anlaşılan o ki kadının soyunun pek ehemmiyeti yoktu ve bundan ötürü mal taksimi erkeğin soyundakilere dağıtılıyordu. Roma hukukunda kadın bir doğarken ve bir de ölürken ele alınıyordu çünkü kanun anneyi ya da kadını sadece doğarken babaya ölürken de varislerine bağlıyordu. Kadın evlenirken potestas’ın egmenliği altına girer ve kendi çocuklarının kandaş kız kardeşleri gibi görülürdü (Thomas, 2005: 111). Kadın burada taşıyıcı anne rolüne bürünmüştür çünkü çocuklar annenin şahsından değillerdi. Kadınlar uysallıklarından ve doğuştan zayıflıklarından ötürü kamusal alanın birçok yerinde ehliyetsizleştirilmişlerdir. Ruh hafifliklerinden ötürü kadınların vasilere ihtiyaç duyduğu dönemin hukukçuları tarafından genel kabul görmüştür. Ancak Gaius buna karşı çıkıyordu ve şöyle diyordu: “Öyle görünüyor ki, vesayet altındaki yetişkin kadınları savunmak için hiçbir ciddi gerekçe ileri sürülmemiştir. Genelde iddia edilen şey, yani kadınların genellikle levitas animi’leri tarafından yanlış yönlendirildiklerine ve bu nedenler vasilerinin vesayetiyle yönetilmelerinin daha adil olduğuna dair iddia, hakikaten çok hakikat kılıklı gibi görünüyor; çünkü yetişkin kadınlar kendi işlerini kendileri hallederler ve bazı durumlar da vasi, sadece şekil şartını gerçekleştirmiş olmak için vesayetini araya sokar. Hatta sık sık sulh hakimi tarafından kendi iradesine rağmen garanti vermeye zorlanır.” (Thomas, 2005: 144). Gaius kadına dayatılan vasinin bir şekil şartı olduğunu ifade ediyor. Buradan anlaşılıyor ki kadın birinin tahakkümü altında tutulmak isteniyor. Bunun en temel nedeni toplum tarafından kadına yüklenen şuur eksikliğidir. Ne var ki bu sistem ilk önce Augustus tarafından üç çocuk doğurmamış kadınlar ile sınırlandı ve daha sonra Claudius tarafından yürürlükten kaldırıldı ve artık baba öldüğünde kadın özgürdü (Thomas, 2005:145). Bu dönemden önce dul bir kadın vasiyetname yazarken ya da çeyiz hazırlarken oğlundan izin alması gerekiyordu ancak bu izin artık kaldırılmıştı. Ancak pek çok kadının bir garantörün resmi onayı olmadan borç sözleşmesi yapmaktan ya da mal satmaktan alıkonuluyordu (Thomas, 2005: 146). Tabi bu durum kadının ticari hayattan men edildiği anlamına gelmemeli şöyle ki o dönemde tüccar kadınlar ve hatta gemi sahibi olan ve gemicilik şirketlerini yöneten kadınlar vardır (Thomas, 2005: 147). Kadınlar özel alanda rahat hareket imkanı bulurken iş kamusal alana geçerken durumlar değişiyordu. Hem özel hem de kamusal hukukta bir mal edimi tekil bir kişinin ya da mal varlığının sınırlarını geçtiği zaman yurttaşlık ile erillik bir olurdu, bu kadınların yapması yasak olan kamusal alanlardı: temsilcilik, vasilik, arabuluculuk, vekillik, avukatlık, dava açma (Thomas, 2005: 148). Romanın kuruluşundan itibaren kadınların fiili ehliyetleri çeşitli yollarla kısıtlanmıştır. Örneğin babasının egemenliğinde olmayan ya da daha manus egemenliğine girmemiş sui iuris kadınlara yaşları ne olursa olsun vasi atanmıştır (Erişgin, 2013: 15-16). Kadınlar şekle bağlı izinlere tabi tutulmuştur. Bu Romalıların kadına yüklediği zihinsel eksikliğin ya da uysallığın bir sonucuydu. Hukuk bu toplumsal cinsiyetin şemsiyesi altında şekillendiği için kadına hep bir eksik gözüyle bakılmıştır. Ancak daha sonraları kadının ekonomik ve sosyal hayata daha kapsamlı bir şekilde katılması ile kadınların üzerindeki vesayet yumuşamış kadın hukuksal işlemlerini şeklen vasinin onaması ile gerçekleştirebilmiştir (Erişgin, 2013: 17). Yine kadın vasinin kararlarına itiraz etme hakkını kazanmıştır ( Ayiter, 1963’ten Aktaran: Erişgin, 2013:17). Çocuklarına çok düşkün olduğu gerekçesiyle anneye vasi olma hakkı tanınmamış, öyle ki Romalılara göre çocuk terbiyesi kamusal bir iştir bunu anne yeri getiremeyebilirdi (Erişgin, 2013: 17). Kadının kamusal alandan dışlandığını ifade etmiştik kamusal alan erkekle bir tutulmuştu ve kadının erkeğin görevlerini (virilia officia) yapması yasaklanmıştır ve kadınlar hiçbir resmi makamda bulunamaz idari bir görevde yer alamazlardı çünkü bu kamusal görevler erkeklerin işiydi (Erişgin, 2013: 21). Ulpianus’un şu sözleri kadının yerini çok net olarak gösteriyordu: (Corporalia munera feminis ipse sexus denegat.),“Bizzat cinsiyet, kadının kamusal görevlerine engeldir.” (Erişgin, 2013: 21). Anlaşılan o ki kadın ilkin zihinlerde hapsedilmiştir ve bu daha sonra hukuka da yansımıştır.

Romulus döneminde tüm erkek çocukların ve ilk doğan kız çocukların büyütülmesi söylenmiş, ancak ikinci ve üçüncü doğan kız çocukları bir nevi fazlalık olarak görülmüştü (Erdemir, 2016: 4). Roma’da Columna Lactaria’nın (Süt Sütunu) çevresine genelde kız çocukları cinsiyetleri nedenleriyle bırakılırdı ( Erdemir, 2016: 4). Nerva döneminde dar gelirli ailelerin çocuklarını böyle yerlere bırakmamları için belli bir miktar para ödenmişti. Kızlar için 12 secterces, erkekler için 34 secterces ödenmiştir ( Erdemir, 2016: 5). Roma’da kadın çocukluğundan ölümüne kadar devamlı birinin himayesi altında yaşamak zorunda bırakılmıştır. Yine birçok toplumda olduğu gibi kadının bekareti Roma’da da kutsanmıştır ve tek eşliliğe önem vermişlerdir. Örneğin bir kadın kocası öldükten sonra eğer evlenmezse toplum tarafında büyük saygı görürdü. Bir diğer taraftan kadınlar için ayrılmış özel alanlarda mevcuttu. Bu alanlarda kadınlar geleneksel bayram, festival, tiyatro, ve gladyatör gösterilerine katılabilir ve çarşı pazarlarda hür olarak gezebilir ve hatta conventus matronarumda toplanıp kendilerini ve toplumu ilgilendiren kararlar alabilirlerdi (Erdemir, 2016: 7). Roma da kadınların hepsi vatandaş olarak kabul edilmezdi. Az sayıda soylu kadın vatandaş olarak kabul edilirdi ancak bu soylu kadınlar dahi siyasi, idari, iradi ve hukuki manada erkeklerle eşit muamele görmemişlerdir ( Erdemir, 2016: 19). Burada genel çerçeve de kadının nasıl konumlandırıldığını ele aldık. Kadın kamusal alanın dışında bir özgürlüğe sahiptir ancak bu özgürlük de kadının hür iradesinden kaynaklanmamaktadır. Kadın sürekli korunmaya muhtaç olarak görüldüğü için hukuk normları da bu yönde geliştirilmiştir. Burada toplumsal yargıların oluşturmuş olduğu bir hukuk söz konudur. Kadınlar tam manasıyla özgür olmasa da tam olarak kısıtlanmış da değillerdir. Ancak burada bahsedilen bütün Romalı kadınlar değillerdir. Bu hukuk normları aristokratlar için uygulanmıştır. Bu da gözden kaçırılmamalıdır. Sonuç olarak Roma’da kadın yurttaş olarak adlandırılmamıştır. Erkeğin hep kanadı altında yaşamaya mahkum edilmiştir.

Hititlerde Kadın

Hititliler M.Ö 2000’lerde Anadolu topraklarında yaşamış bir devlettir. Bu devlet hakkındaki hukuki bilgileri özellikle Çorum bölgesinde çıkarılan çivi yazılı tabletler vasıtasıyla öğrenebilmekteyiz. Hitit hukukuna dair bilgilerde yine belli başlı kaynaklara dayanmaktadır. Bunlar; Hitit Kanunları olarak adlandırılan koleksiyon, vasiyetname ve fermanlar, mahkeme tutanakları, enstürüksiyon metinleri, Hitit kralının yakınlarına yaptığı toprak bağışlarıyla ilgili belgeler, imparatorluğa bağlı krallıklar ve bağımsız krallıklarla yapılan antlaşmalardır ( Erkut, 2008’den Aktaran: Orhun, 2010: 36). Roma’ya göre daha az gelişmiş bir hukuk yapısı bulunmaktadır Hititlerin. Hititlerde edinilen bilgilere göre bir eski bir de yeni Hitit kanunları bulunmaktadır (Hoffner, 2010: 224). Hititlilerden önceki toplumlarda suçun şahsiliği ilkesi benimsenmemiş olmasına rağmen Hititlilerde Kral’a karşı işlenen suç dışında suçun şahsiliği ilkesi kabul edilmiştir (Savaş, 2011: 245). Romalılar gibi Hititlerin düzenli bir hukuk yapısı olmamasından ötürü dönem hakkında görüntüyü net olarak çizememekteyiz. Ancak bazı evlilik hükümleri ve bazı kraliçelerin antlaşmalarda mührünün olması hasebiyle kadının dönem içerisinde nasıl konumlandırıldığı hakkında fikir sahibi olmaktayız. Yine Roma’da olduğu gibi Hitiler de toplum örgütlenmesini köleler ve hürler oluşturmaktadır.

Geleneksek toplumun yapıtaşını aile oluşturduğu için burada evlilik akdinin nasıl oluşturulduğu bize kadının konumu hakkında bilgi verecektir. İlkin bir damat, bir kıza “kuşata” denilen başlık parası ödemekte, kız babası da kızını gelin ederken baba mirasına karşılık “iwaru” denilen çeyiz parası vermektedir (Kılıç ve Duymuş, t.y: 87). Başlık parası ataerkil yapının ürünüdür. Kadın burada metalaştırılır. Ancak Romalılar da olduğu gibi erkek Hititlerde tam iktidar hakkına sahip değildir (Memiş, 2005’den Aktaran: Kılıç ve Duymuş, t.y: 87). Tabletlerden doğrudan çevrilen metinlere baktığımız da dönemin erkek egemen yapısını anlayabiliriz. Belli başlı maddeleri inceleyelim; “Eğer (koca zina yapanları) sarayın kapısına, kralın mahkemesine götürürse ve derse: Benim karım ölmesin, o zaman karısını hayatta bırakır… Eğer derse: İkisi de ölsün. O zaman kral onları öldürür” (Imparati, 1992’den Aktaran Kılıç ve Duymuş, t.y. 87). Bu maddeden anlaşılıyor ki koca, karısı zina yaptığında onun ölüm onayını verebiliyor ancak ölümü kral gerçekleştiriyor, burası dikkate değerdir çünkü bu madde erkeğin kadın üzerinde tam iktidarı olmadığını bizlere gösterir. “Eğer bir adam ve bir kadın köle birlikte yaşıyorlarsa ve (adam) onu kendisi için karısı olarak alırsa ve bir ev ve bir çocuk yaparlarsa ve sonradan onlar ya anlaşamaz ya da ayrılırlarsa ve evi bölüşürlerse adam çocukları alsın, kadın kendisi için bir çocuk alsın” (Darga, 1984: 66; Imparati, 1992’den Aktaran: Kılıç ve Duymuş, t.y: 88). Burada çocukların velayet hakkı erkek üzerinde değerlendirilmiştir. Bunun tabi toplumsal gerekçesi herhalde kadının dönem olarak hem kendisinin hem de çocuklarının geçimini sağlayabilecek güçte olmamasından ötürüdür. Hitit aile geleneğinde Levirat ( kayınbirader) usulü uygulanmaktadır. Eğer bir kadının kocası ölürse o kadını erkeğin ya kayınbiraderleri ya da kayınpederi kendine eş olarak alır, buradaki amaçta mirasın yabancıya gitmesini engellemektir (Kılıç ve Duymuş, t.y: 88). Hint kanunlarında bu durum şöyle geçmektedir; “Bir adamın karısı varsa ve adam ölürse, erkek kardeşi dul kadını eş olarak alır.(Erkek kardeş ölürse) kadını kayınpederi alacaktır…” (Bryce, 2003’den Aktaran: Kılıç ve Duymuş; Imparati, 1992’den Aktaran: Duymuş ve Kılıç, t.y: 88). Hititlerde kadının hakları ve serveti kısmen de olsa devlet tarafından korunmuştur, kanunlar anneye oğlunu evlatlıktan reddetme hakkını tanımakta dul kalan kadına kocasından pay vermekte ve boşanma hakkı kadının elinden alınmamaktadır (Kılıç ve Duymuş, t.y: 89). Sıradan kadına özel alanda kısıtlı olsa da böyle haklar verilmekte ve kadın toplum tarafından tamamen dışlanmamaktadır. Üst düzey kadınlara verilen haklar tabiki sıradan kadınlara verilmemektedir, zaten bu haklar sıradan bir erkeğe de verilmemektedir. Örneğin Phudepa’nın Kadeş Antlaşmasında mührü bulunmuştur, bu mühürde; “Hattuşa ülkesinin prensesi, yeryüzünün efendisi Arinna’nın Güneş Tanrıçası’nın gözdesi, Tanrıça’nın hizmetkârı, Kizzuwatna ülkesinin kızı Puduhepa’nın mührü.” , ifadesi yer almaktadır (Kılıç ve Duymuş, t.y: 95). Bu maddeye dayanarak kadının kamusal alanda da bulunduğunu iddia edebiliriz ancak kralın akrabası olan kadınlardır bunlar. Toplum örgütlenmesin de köleler ve hürlerin olması yine hukuka da yansımıştır. Örneğin Hititlerde kölelere yönelik işlenen suçlara daha az ceza verilmesine karşın hürlere karşı işlenen suçlarda daha ağır cezalar verilmektedir (Alp, 1947’den Aktaran: Çelebi, 2007: 119). Nitekim bu uygulamalar 20.yy da birçok ülkenin yasalarında hala mevcuttu. Hititlerde evlilik hakkında pek bilgi sahibi olmasak da erkeğin ilk evliliği meşru evlilik olarak görülmektedir (Çelebi, 2007: 163). Genel olarak Hititlerde de erkek egemen bir yapı bulunmaktadır ancak kadın toplumdan ötelenmemiştir dönemin koşulları içerisinde konumlandırılmıştır.

Osmanlı’da Kadın

Osmanlıların örgütleniş biçimi babadan oğula geçen bir veraset sistemine dayanmaktadır. Bu durum hem kadınları hem de erkeleri kamusal alanın en tepesinden doğal olarak dışlamıştır. Ancak diğer devlet dairelerinde de durum erkeğin lehine kadının aleyhine yönelik şekillendirilmiştir. Burada kamusal alanın siyasal örgütlenmesinde adı olmayan kadının hukuken nasıl değerlendirildiğini yine aile üzerinden anlamaya çalışacağız.

Osmanlılarda kadının hukuki olarak konumlandırılmasını anlamak için islam hukukuna bakmak elzem olacaktır. Ancak şöyle bir sorunla karşılarız ki Osmanlı da hukuk tam olarak düzenlenememiştir. Daha çok halin ahvaline mutabık gelişen bir durum söz konusudur. Ayrıca uygulanan hukukla islam hukuku arasında bir takım farklılıklar olmuştur. Osmanlıların örgütleniş biçimi de millet esasına dayalı olarak şekillenmiştir. Yine bu toplumsal örgütlenme biçimi farklı dinlere mensup kadınların o milletin hukukuna göre muamele görmesine neden olmuştur. İşte bundan ötürü Osmanlı’larda kadını incelerken hangi dine mensup olduğu gözetilerek bir inceleme yapılmalıdır. Burada bir islam kadınının bir islam ülkesinde nasıl olarak konumlandırıldığını anlamaya çalışacağız. Öncelikle islam hukukunun kaynaklarını Ku’ran, sünntet, icmai ümmet, kıyası fukaha ve akıl oluşturmaktadır. Kur’an da bazı meseleler muallakta bırakıldığı için ister istemez yorumlanmıştır. Nitekim Ku’ran da çok eşlilik için şöyle bir ayet geçmektedir; Eğer (kendileriyle evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz (veya size helâl olan) kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır (3/Nisa). Bu ayette görüldüğü gibi bir erkeğin evliliği dört kadınla sınırlandırılmıştır, ancak ayette geçen haksızlık yapmaktan korkarsınız bir tane alın denilmektedir. İşte burada haksızlık mevzusunun çizgileri tam olarak belirlenmemiştir. Ancak bu ayetten anlaşıldığı kadarıyla islam dört kadınla evliliğe cevaz vermiş ancak bunu da koşula bağlamıştır. Miras içinde Kur’an da sınırlar belirlenmiştir. Nitekim Nisa Suresinde “Allah size çocuklarınız hakkında öğütte bulunuyor. Erkek, kadının iki katı pay alır. Mirasçılar sadece kadın olup iki kişiden fazla iseler terekenin üçte ikisi onlarındır. Çocuk sadece bir kadınsa terekenin yarısı onundur. Ölen kişi ardında çocuk bırakmışsa, ana ve babasının her birisine altıda bir düşer. Çocuğu yok da kendisine sadece ana ve babası varis oluyorsa bu durumda annesine üçte bir pay düşer. Kardeşi varsa bu durumda annesine altıda bir düşer. Tüm bu paylaşma oranları, ölenin yaptığı vasiyetten ve borçların ödenmesinden sonra gelir. Analarınız, babalarınız ve çocuklarınızdan hangisinin size daha yararlı olduğunu bilemezsiniz. Bu Allah’ın yasasıdır. Allah Bilendir, Bilgedir. Çocukları yoksa, hanımlarınızın bıraktığı mirasın yarısı sizindir. Çocukları var ise, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bu pay, borçlarının ödenmesinden ve yaptıkları vasiyetteki payların dağıtılmasından sonradır. Çocuklarınız yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuklarınız varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Bu pay, borçlarınızın ödenmesinden ve yaptığınız vasiyetteki payların dağıtılmasından sonradır. Miras bırakan erkeğin veya kadının, çocuğu ve eşi olmayıp bir erkek veya bir kız kardeşi var ise bu durumda her birine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler, üçte biri paylaşırlar. Bu paylaşım vasiyetteki payların dağıtılmasından ve borçların ödenmesinden sonra uygulanmalıdır ki kimseye zarar verilmesin. Bu, Allah’tan bir vasiyettir. Allah Bilir, Şefkatlidir” ayeti geçmektedir (11-12). Nitekim bu ayete göre genel olarak kadın erkekten daha az mirastan pay almaktadır. Esasen Kuran fıtrata göre hükümler getirmiştir. Çünkü bir tarım toplumunda kadınlar erkeklerden aynı oranda miras alırlarsa bu sefer ailenin erkekleri kadına buğz edeceklerdir. Yani kadın evlendiği zaman mal diğer erkeğe gidecektir. Ancak kadın üçte bir miras aldığı zaman bu sefer erkek kardeşlerinden şefkat görecektir. Genel olarak kuran bu fıtrilik üzerine inmiştir. Ancak birde kadına kocası tarafından verilmesi gereken para veya mal gibi maddi değeri olan bir mehir miktarı vardır. Yine Kuran da bununla ilgili ayet bulunmaktadır. Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir (4/Nisa). Burada mehir miktarı belirtilmemekle beraber mehrin verilmesi şart koşulmuştur. Bir diğer ayette de zina ile ilgili hükümler yer almaktadır. Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüzer değnek (celde) vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onlara Allah’ın dini (ni uygulama) konusunda sizi bir acıma tutmasın; onlara uygulanan cezaya mü’minlerden bir grup da şahit bulunsun (24/2). Zina ile ilgili birçok ayet daha vardır esasen bu ayetlerle ilgili amacımız burada hüküm çıkarmak değildir. Çünkü Kuran daha birçok ayetten müteşekkildir bunlarında beraber ele alıp incelenmesi gerekir. Biz burada bazı meselelerin Kuran tarafından nasıl değerlendirildiğini ve yine bazı hükümlerin muğlakta kaldığını göstermek için burada birkaç ayeti sıraladık. Ayrıca Osmanlı hukuku da Kurana göre şekillenmiştir. Verilen hükümler Kuran ekseninde olmuştur. Yukarıdaki ayetlerin birinde cariye tabiri kullanılmıştır. Cariye, hürriyeti elinden alınmış kadın demektir. İslam hukukunda Cariye, “Hukuki işlemlere konu olması açısından eşya gibidir; alınıp satılabilir, hibe edilebilir, kiralanabilir, miras ve vasiyete, müstakil veya müşterek mülkiyete konu olabilir” (Aydın, Aktaran: Duman, 2011: 5). Yine cariyelerde diğer toplumlardaki köleler gibi muamele görmektedir.

Yukarıda İslam’ın kadına biçtiği hakları kısmen sıraladık. Buradaki amaç kuranın kadını konumlandırması hakkında malumat sahibi olmak değildir, islam hukukunun asıl kaynağından sadece birkaç ayet örneğini verdik. Osmanlı hukukuna giriş yaparken en başta halin durumuna mutabık gelişen bir söylemden bahsetmiştik. Öyle ki altı yüz küsür yıllık dönem içerisinde ve geniş topraklarda hüküm süren bir devletin kadını nasıl konumlandırdığını anlamaya çalışırken hem zaman hem de mekan açısından zorlanmaktayız. Örneğin, 1333’de İznik’e gelen İbni Batuta şöyle demektedir, “bu ülkede gördüğüm ve beni epeyce şaşırtan tutumlardan biri de erkeklerin kadınlara gösterdikleri aşırı saygıdır. Bu memlekette kadınlar erkeklerden daha üstün sayılırlar” (Konan, 2011: 162). Ancak 1610 yılında kadınların erkekler ile aynı sandallara binmesi, 1603 yılında Kaymakçı dükkanına girmeleri, 1828 yılında ferace giymeleri yasaklanmıştır (Konan, 2011: 162). Konan’a (2011: 162) göre bu yasaklar baskıyı ifade etmektedir ancak hangi amaçla ve nerelerde yasaklandığını izah etmeden dönemin sosyo ekonomik yapısını gözetmeden böyle gelişigüzel ithamlar zihinleri bulandırmaktadır. Burada Osmanlının bütün bölgelerini ele alamayız ancak birkaç tane döneme ışık tutması açısından şeriye defterlerinde kaydı tutulan metinler çerçevesinde Osmanlıda kadının konumu hakkında bilgi edinmeye çalışacağız. Mirastan kadınların da pay aldığını yukarıda kuran ayetlerinden bahsetmiştik. Edirne’deki şeriye sicilleri incelendiğinde 397 müslüman arasından 147 kadın tereke yani mülk sahibidir (Kuşu, 2009: 21). Burada kadınlar islamın emretmiş olduğu ölçüler içerisinde mirastan pay almışlardır, esasen tereke sonuçları bunu gösteriyor ancak tabiki terekelerin miktarı bilinmemektedir. Yine bu tereke sahibi 162 evli erkek içerisinden 149’u bir kadınla evli olmaktayken diğer 13 kişi iki kadınla evlenmişlerdir (Kuşu, 2009: 34). İslam 4 kadınla evlenmeyi cevaz kılmışken burada erkekler genel itibariyle 1 kadınla evlenmeyi tercih etmişlerdir. Esasen kuranda evin bakımı erkeğe ait olduğu için bu yükü kaldırabilecek ekonomik imkana sahip olmayan erkek tek eşle evliliği tercih etmiştir. Ancak bunun tek sebebi bu değildir, bu durumun birçok nedeni olabilmektedir. Yine Edirne örneğinde servetlere göre kadın ve erkek dağılımına bakarsak aşağıdaki tabloda erkeğin daha çok servet sahibi olduğu söylenebilir.

Şekil 1. Kadın ve Erkeklerin Servet Miktarları

Servet miktarı Müslüman kadın Müslüman erkek
1.000’den aşağısı 6 13
1.000-5.000 35 64
5.000-10.000 29 37
10.000-50.000 66 87
50.000-10.000 6 22
10.000’den yukarısı 3 25
Toplam 145 248

Kaynak: Kuşu, 2009: 37

Erkekler şekil 1’e göre kadınlardan daha fazla servet sahibidirler. Ancak bu durumu ne sadece toplumun sosyo-ekonomik yapısına ne de islam hukukunun müeyyidelerine bağlayabiliriz. Ayrıca Edirne de olan bu durum diğer bölgelerde daha farklı olabilir. Sadece biz bu örnekleri islam hukukunun uygulamada nasıl yansıdığını izah sadedinde vermekteyiz. Yine islam hukukunda boşanma da erkek tarafından tek taraflı olarak fesih edilebilmektedir. Öncelikle islam hukukunda boşanma türlerine bakalım. İlk olarak talak, kocanın tek taraflı olarak karısını boşayabilmesidir bunda mahkeme kararına da gerek yoktur, ikinci olarak tefrik; kadın, kocanın eksik ya da kötü, huylarından ötürü mahkeme heyeti tarafından boşatılmasıdır, son olarakta muhala’a bu boşanma türünde de şiddetli geçimsizlik ile tarafların anlaşarak boşanması söz konusudur (Sevici, 2011: 38-39). Genel olarak Osmanlılarda da kadın erkeğin yanında konumlandırılmıştır. Burada biz daha çok Tanzimat öncesini ele aldık Tanzimat’tan sonra yapılan reform döneminde sadece Osmanlıda değil birçok toplumda kadının konumu yeni baştan düzenlenmiştir.

Sonuç

Bu makalede Roma, Hititler ve Osmanlıda kadının aile üzerinden nasıl konumlandırıldığını incelemeye çalıştık. Bu üç geleneksel topluluğun ortak yönü aileyi toplumun temel örgütleniş biçimi olarak ele almasıdır. Yine bu toplumlarda kölelik hala devam etmektedir. Esasen bu durum modern topluma doğru giden süreçte kendiliğinden yani hak kazanma mücadeleleriyle yok olacaktır. Eğer Hitit kraliçelerinin siyasi aktivitelerini yok sayarsak üç devlette de kadın siyasal alandan dışlanmıştır. Burada kadına toplum tarafından yüklenen değer anneliktir. Onun vazifesi çocuğa bakmak ve onu güzelce yetiştirmektir. Ancak öyleki bu görev bile bazen kadına çok görülmüştür.

Kadının siyasal alandan dışlanışın önemli nedenleri vardır. Bunlar; eril devlet örgütlenme biçimi, kadına yüklenen acziyet ifadeleri ve geleneksel toplumsal değerlerdir. Hukuki konumlandırmada üç gelenekselci toplumda da çok benzer yönler bulunmaktadır. Kadın bir kere ikinci cins olarak görülmektedir. Yani kadın erkeğin tarlasıdır onun görevi çocuk doğurmak ve büyütmektir. Ticari olarakta her üç toplumda kadının bazı aktiviteler gerçekleştirdiğini görmekteyiz. Ancak toplumdaki kadınların kaçta kaçı bu durumdan faydalanmaktadır bunu bilmiyoruz.

Son olarak söyleyebileceğimiz şey kadın tarım ile uğraşan gelenekselci toplumlarda amaca uygun olarak konumlandırılmıştır. Aslında sadece gelenekselci toplumlarda değil kadınlar modern toplumlarda da ideolojik amaçlara göre konumlandırılmışlardır. Yine bu ideoljik amaç hukukun kadın aleyhinde gelişmesine neden olmuştur. Eğer kadın tüm toplumlarda cinsel bir araçtan ziyade sade bir vatandaş olarak görülürse kadının birçok problemi kendiliğinden çözülecektir.

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Atan, Meltem (2015), “Radikal Feminizm: “Kişisel olan Politiktir” Söyleminde Aile”, The Journal of Europe-Middle East Social Science Studies, 1 (2), 1-21 https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&cad=rja&uact=8&ved=0ahUKEwiQ_MH2vu_TAhVIBywKHWpOBjcQFggoMAA&url=http%3A%2F%2Fdergipark.ulakbim.gov.tr%2Fjemsos%2Farticle%2Fdownload%2F5000147905%2F5000134691&usg=AFQjCNH2FpPe6NqQb7DupHAZ9g3ZoNKZUQ (12.05.2017).

Çelebi, Binnur (2007), “ Anadolu’da Hitit Sosyal Yaşamında Kadın Yeri ve Önemi”, Yayımlanmamış Tez Türü, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, http://acikarsiv.ankara.edu.tr/browse/1864/2529.pdf (17.05.2017).

Dikici, Erkan (2016), “Feminizmin Üç Akımı: Liberal, Marksist ve Radikal Feminizm Teorileri”, The Journal of Academic Social Science Studies, 1 (43), 523-532 http://www.jasstudies.com/Makaleler/1376569194_31-%C3%96%C4%9Fr.%20G%C3%B6r.%20Erkan%20D%C4%B0K%C4%B0C%C4%B0.pdf (11.05.2017).

Duman, Zeki (2011), “İslam’ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı”, İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1 (12), 1-54 http://dergipark.ulakbim.gov.tr/eruifd/article/viewFile/5000067320/5000062535 (18.05.2017).

Erdemir, Hatice P. (2016), “Roma Vatandaş Hukukunun Konusu Olarak Kadın”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi, 1 (63), 1-26 http://www.journals.istanbul.edu.tr/iutarih/article/view/5000208162/5000176364 (13.05.2017).

Erişgin, Özlem S. (2013), “Roma Toplumunda Kadının Konumu”, İnönü üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 4 (2), 1-31 https://cms.inonu.edu.tr/uploads/old/21/255/ozlem-s-erisgin-4-2-tam.pdf (11.05.2017).

Giulia, Sissa (2005), “Platon ve Aristoteles’in Cinsiyet Felsefeleri”, Georges Duby, Michelle Perrot (Ed.), Kadınların Tarihi: Ana Tanrıçalardan Hristiyan Azizelere, (Çev. Ahmet Fethi), 1. Baskı içinde (66-98), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Güç, Ayşe (2008), “İslamcı Feminizm: Müslüman Kadınların Birey Olma Çabaları”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 17 (2), 649-673 http://ucmaz.home.uludag.edu.tr/PDF/ilh/2008-17(2)/M23.pdf (18.05.2017).

Hitit Kanunlarında Kadın (15.06.2012), https://benideoku.com/2012/06/15/hitit-kanunlarinda-kadin/ (16.05.2017).

Hoffner, Harry A. (2010), Htitler Anadolu’sunda Yasal ve Sosyal Kurumlar, (Çev. Sevgül Çilingir), Tarih Okulu, – (5), 223-244 http://johschool.com/Makaleler/1666851250_20-%20Hititler_Anadolu.pdf (16.05.2017).

Kılıç, Yusuf ve Duymuş, H. Hande, (t.y.), “Hititlerde Kadın ve Siyaset”, 85-99 http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/831/10503.pdf (16.05.2017).

Konan, Belkıs (2010), “Türk Kadınının Siyasi Hakları Kazanma Süreci”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 60 (1), 157-174 http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/1584/17173.pdf (19.05.2017).

Kuşu, Selma (2009), “Şer’iye Sicillerine Göre h. 1065–1079/ m. 1655–1669 Tarihleri Arasında Edirne’de Sosyo-Ekonomik Hayat”, Yayımlanmamış Tez Türü, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, http://193.255.140.18/Tez/0075909/METIN.pdf (18.05.2017).

Orhun, Murat (2010), “Hitit Aile Hukuk ve Eski Hukuk Dönemi Aile Hukuki”, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, – (5), 35-55 http://s3.amazonaws.com/academia.edu.documents/51674909/3.pdf?AWSAccessKeyId=AKIAIWOWYYGZ2Y53UL3A&Expires=1494892854&Signature=quWtXkiyCmUsGcI2NtoSbwGX09g%3D&response-content-disposition=inline%3B%20filename%3DHitit_Aile_Hukuku_and_Eski_Hukuk_Donemi.pdf#page=39 (16.05.2017).

Savaş, Abdurrahman (2011), “Hitit, Roma, İslam ve Yahudi Hukukları Üzerine Mukayeseli Bir Çalışma”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, – (18), 243-274 http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D02533/2011_18/2011_18_SAVASA.pdf (17.05.2017).

Sevici, Hatice (2011), “54 Numaralı Konya Şer’iye Sicili’nin (1-190) Değerlendirme ve Transkripsiyonu (h. 1150 1152/m. 1738–1740)”, Yayımlanmamış Tez Türü, Selçuk üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, http://acikerisim.selcuk.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/123456789/1722/294538.pdf?sequence=1 (19.05.2017).

Thomas, Yan (2005), “Roma Hukukunda Cinsiyet Ayrımı”, Georges Duby, Michelle Perrot (Ed.), Kadınların Tarihi: Ana Tanrıçalardan Hristiyan Azizelere, (Çev. Ahmet Fethi), 1. Baskı içinde (99-150), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Wollstonecraft, Mary (2007), “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi”, (Çev. Deniz Hakyemez), İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Yakut, Esra (2015), “Klasik Dönem Osmanlı Aile Hukukunda Kadının Konumu”, Anadolu üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 1 (1), 1-23 http://andhd.dergi.anadolu.edu.tr/yonetim/icerik/makaleler/20-published.pdf (19.05.2017).

Yükselbaba, Ülker (2016), “Feminist Perspektiften Hukuk”, 123-138, http://www.journals.istanbul.edu.tr/iuhfm/article/viewFile/5000207182/5000175935 (16.05.2017).

  1. Karadeniz Teknik Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi

Hakkında Mustafa Altıntaş

Gaziantep'in Oğuzeli ilçesinde doğdum. Ilk ve orta okul eğitimimi Oğuzelinde ve lise eğitimimi de Giresun'da tamamladım. 2015 yılında Akdeniz Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdim. 2017-2018 bahar dönemi itibariyle karadeniz teknik üniversitedi toplumsal cinsiyet çalışmalarında doktoraya başladım.

İlginizi Çekebilir

Kelimelerin Kökenleri: Kahve

“Kahve” kelimesi Fransa’da 17. yüzyıldan itibaren, kahve ürününün ülkeye girmesinden sonra, kullanılmaya başlanmıştır. Fransa’ya kahve …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir